1889 yılında,
Balıkesir’in Havran ilçesinde,
sonradan adının verildiği; eski adıyla Manastır,
yeni adıyla Çamlık Köyü’nde, fakir ve topraksız,
mavi gözlü bir Yörük ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
Babasının adı Abdurrahman, annesinin adı ise Emine’dir.
Osmanlı İmparatorluğu,
bir yandan içeride ihanetlerle uğraşırken,
diğer yandan dışarıda adeta ölümü bekleyen,
leş kargaları gibi imparatorluğun üzerine üşüşmek
için fırsat kollayan devletlerle mücadele etmek zorundaydı.
İşte böyle bir dönemde,
vatanını savunmak için 1909 yılında Osmanlı Ordusu’na katıldı.
İlk olarak 1912 yılında Balkan Savaşları’nda cepheye gönderildi.
Balkan Savaşı’ndan sonra terhis edildi.
Fakat terhis olduktan sonra;
“Eşimi özledim,
Hiç görmediğim çocuğumu özledim,
Onlar ne yapar, ne yer, ne içer?” diye düşünmedi.
Çünkü binlerce yıldır bu milletin damarlarında dolaşan,
artık neredeyse genetik hâline gelmiş vatan sevgisi,
bütün bu duyguların önüne geçti.
Bu yüzden memleketine dönmedi.
Peki ne yaptı?
1914 yılında Birinci Dünya Savaşı başlayınca,
doğruca Çanakkale Cephesi’ne gitti.
Orada topçu eri, yani ağır topçu neferi olarak görev aldı.
18 Mart 1915 – Çanakkale
En modern silahlar ve güçlü donanmasıyla,
Çanakkale’ye yüklenen düşmanın bombardımanı
altında, binlerce Mehmetçiğimiz şehit düşüyordu.
Günlerden 18 Mart 1915 idi.
Rumeli Mecidiye Tabyası’na,
ağırlığı bir tona yakın bir bomba isabet etti.
Patlamanın etkisiyle 10 Mehmetçik şehit oldu,
18 Mehmetçik yaralandı.
Sağ kurtulanlardan biri de Niğdeli Ali idi.
Bir asker ise toprağın altında kalmıştı.
Sanki kıpırdıyordu…
Niğdeli Ali derhal müdahale etti ve toprağın altındaki
askeri çıkardı.
Toprak altından çıkarılan o asker,
Havranlı Seyit Ali idi.
Seyit Ali ayağa kalktı.
Etrafındaki şehit arkadaşlarına baktı.
Gözleri dolmuştu…
Duyguları adeta kabarmıştı.
Savaşın en kritik anı yaşanıyordu.
Düşman gemileri boğazı geçmek üzereydi.
Seyit Ali topa baktı.
Topun vinci parçalanmıştı.
Tam o anda gözü yerde duran top mermisine ilişti.
Bu mermi 215 kilogram ağırlığındaydı.
Başka çare yoktu.
Tek seçenek, bu mermiyi tek başına kaldırıp,
topa yerleştirmekti.
Çünkü topçu bataryasının mataforası (vincı)
parçalanmıştı.
Seyit Ali, aklından geçen şeyi denemeye karar verdi.
Niyeti açıktı:
Top mermisini tek başına kaldırıp topa yerleştirmek…
Harekete geçti.
Besmele çekti.
“Ya Allah!” dedi…
Ve mermiyi sırtladı.
215 kiloluk mermiyi sırtlayarak topa kadar taşıdı.
Mermiyi topa yerleştirmeyi başardı.
İmkânsız gibi görünen bir şeyi başarmıştı.
Sonra nişan aldı.
Bir kez daha besmele çekti.
Topu ateşledi.
Atış, İngiliz donanmasına ait,
HMS Ocean zırhlısının dümen sistemine isabet etti.
Kontrolden çıkan gemi sürüklenmeye başladı.
Bir süre sonra da Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği,
mayınlara çarparak boğazın derin sularına gömüldü.
Bu başarı, diğer topçu birliklerine de büyük moral verdi.
Ardından yapılan topçu atışlarıyla,
3 düşman gemisi daha batırıldı,
4 gemi de saf dışı bırakıldı.
Böylece düşman donanmasının,
Çanakkale Boğazı’ndan geçişi engellenmiş oldu.
Düşman filosu geri çekildi.
Seyit Ali o gün,
yalnızca bir top mermisini sırtlamamıştı…
Kadim bir milletin kaderini de sırtlamıştı.
Ve aynı zamanda tarihin akışını değiştirmişti.
Bir Kahramana Verilen Ödül
Hani bazen sorarlar ya:
“Vatanı mı kurtardın?”
Evet…
O gün, vatanın kaderini değiştirerek vatanı kurtarmıştı.
Peki vatanı kurtaran bir insana ne verilmez ki?
Ama o günün şartlarında Seyit Ali’ye verilen mükâfatı
Cevat Paşa açıkladı. Verilen ödüller şunlardı:
• Onbaşı rütbesi
• Çift tayın hakkı
Cevat Paşa,
tarihin bu dönüm noktasını belgelemek için,
Seyit Ali’nin o mermiyi tekrar kaldırıp,
fotoğraf çektirmesini istedi.
Seyit Ali ise şöyle dedi:
“Komutanım, o mermiyi
Rabbimin yardımıyla ve o anki vatan aşkıyla kaldırdım.
Şimdi asla kaldıramam.”
Bu sözler Cevat Paşa’nın gözlerini yaşarttı.
Seyit Ali’nin alnından öptü.
Sonra bir emir verdi:
Tahtadan bir top mermisi yapılacaktı.
Ve Seyit Ali o tahta mermi ile fotoğraf çektirecekti.
Bugün tarihe geçen o fotoğraftaki mermi gerçek değil, bir makettir.

Seyit Ali’ye verilen çift tayın hakkı ise uzun sürmedi.
Çünkü Seyit Ali,
diğer arkadaşlarının yanında bu durumdan mahçup oluyordu.
Bu yüzden bir süre sonra çift tayın almaktan vazgeçti
Çanakkale Savaşı bitmişti.
Ama memlekette askere o kadar ihtiyaç vardı ki…
Seyit Ali 3 yıl daha Çanakkale’de görev yaptı.
9 Yıl Sonra Evine Dönüş
1918 yılında terhis edildi.
Sonra köyünün yolunu tuttu.
Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar olan,
145 kilometrelik yolu, 13 günde yürüyerek tamamladı.
Köyünde herkes onu şehit olmuş sanıyordu.
Köye geldiğinde ise doğrudan evine girmedi.
Çünkü 9 yıl geçmişti…
Belki eşi yeniden evlenmiş olabilirdi.
O yüzden gece geldiği evini sabaha kadar uzaktan izledi.
Sabah koyunları çıkarmaya gelen bir akrabasıyla karşılaştı.
— Sen kimsin?
— Ben Seyit’im.
— Biz seni öldü biliyoruz.
— İşte sağ döndüm… Benim hanım evli mi?
— Hayır, evli değil. İçeride bir çocuğun var.
Çocuğu korkutursun, bağırarak git ki haberleri olsun.
Seyit Ali kapıdan eşinin adını seslendi.
Kapıya 8 yaşında bir kız çocuğu çıktı.
Çocuk içeri dönüp şöyle dedi:
“Anne… Kapıda sakallı biri var.”
Annesi kapıya geldi.
Kapıdaki sakallı adama baktı…
Sonra kızına dönüp şöyle dedi:
“Korkma kızım… O senin baban.”
Ve Seyit Ali, 9 yıl sonra kızıyla böyle tanıştı.
O kız,
ilerleyen yıllarda bir nine olduğunda torunlarına şöyle anlatacaktı:
“Babam deyip de uzun süre kucağına oturamadım.
Çünkü ilk gördüğümde çok korkmuştum…”
Sessiz Kahraman
Bir ömür boyunca ,
yeme,
içme ,
çiftleşme gibi bir canlının ihtiyacı olan şeylerin dışında,
hiçbir ideali olmayan,
Ailesine,
akrabalarına,
komşularına,
mahallesine,
şehrine,
ülkesine hiçbir ekstra fedakarlık,
ekstra bir hizmet yapmamış olanların,
günlerce bir ömür boyu şunu yaptım bunu yaptım,
diyerek üfürükten teyyare olan hikayelerini,
olmayan fedakarlıklarını anlata anlata bitiremeyenlere inat ;
Seyit Ali namı diyar Kocaseyit köyünden ve bulunduğu
ortamlardan, vatanı gerçekten kurtarmasına rağmen,
kimseye savaş ile ilgili bir şey anlatmamıştı.
9 yıl süren askerliğinin neredeyse tamamı savaşarak geçen,
vatanı kurtaran yaşadıklarını kendine saklamıştı.
Ta ki
1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk,
bir açılış için Havran’a gelene kadar.
Açılıştan sonra Atatürk Havran Nahiye Müdürü’ne der ki,
“Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı onu görmem lazım.”
Ancak Havran Nahiye Müdürü,
Seyit Onbaşı’nın hangi köyde olduğunu bilmez.
“Buluruz tabii Paşam” der.,
Edremit askerlik şubesinden Seyit’i sordurur.
Manastır köyünde bulunur.
Şubeden 2 jandarma görevlendirilip salınır.
Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir.
Kocaseyit, dağa odun kömürüne gitmiştir.
Jandarmalar evinin önünde akşama dek bekler.
Akşam geç saatte evine gelen Seyit,
jandarmayı görünce,
dağda kömür yaptığı için geldiklerini sanır.
Ama bozuntuya vermez.
Askerlere “suçum ne ki” diye sorar.
“Hayır, suçun yok biz seni bekliyoruz.
Seni Paşa çağırıyor.” Seyit, sevinir.
Gece yarısı vardıklarında nahiye müdürü,
Seyit’i perişan hâlde görünce önce onu güzelce yıkatır.
Ardından berbere götürüp saç ve sakal tıraşı yaptırır.
Sabah olduğunda da ona temiz bir elbise verir.
Demek ki o zamanlarda da bu kör zihniyet vardı.
Seyit Ali’nin, nam-ı diğer Koca Seyit’in,
ömrü boyunca ne böyle kaliteli,
bir tıraş gördüğü ne de böylesine bir beden temizliği
yaşadığı söylenebilir.
Büyük ihtimalle bundan sonraki hayatında da,
bir daha görmeyecekti.
Bütün bunlar aslında üst makamlara karşı yapılan
bir göz boyamadan ibaretti.
Gerçekleri saklamak…
Düzen ve intizam varmış gibi göstermek…
Devlet yetkililerinin gözüne hoş görünmek…
Böylece aferin almak,
koltukları sağlamlaştırmak ve küçük saltanatlarını sürdürmek…
Ne yazık ki bu aldatmaca, o gün de vardı; ondan önce de vardı.
Belli ki yarın da olacaktır.
Çünkü bazı zihniyetler değişmez.
Sadece zaman değişir,
kişiler değişir;
ama gerçekleri saklama hastalığı değişmez.
Atalarımızın dediği gibi:
“Güneş balçıkla sıvanmaz.”
Gerçekler bir süre gizlenebilir;
ama bir gün mutlaka ortaya çıkar.
Atatürk ile Konuşma
Seyit Ali, Paşa’nın huzuruna, Atatürk’ün yanına çıkarılır.
Biraz sohbetten sonra Atatürk ona şöyle der:
“Ne istersen iste.
Sen büyük bir kahramanlık yaptın.
Sana maaş bağlayalım.”
Seyit Ali ise başını eğerek şöyle cevap verir:
“Hayır paşam… Biz görevimizi maaş için yapmadık.”
Sonra ekler:
“Tek bir isteğim var paşam.”
Atatürk:
“Seyit Onbaşı, ne istersen söyle.” der.
Seyit Onbaşı şöyle cevap verir:
“Ben dağda odun kesip kömür yapıyorum.
Havran ve Edremit’te gece satıyorum.
Senin emrinle o dağdaki ormancılar baltamı almasın.
Rahat çalışayım, bana maaş da gerekmez.”
Atatürk, orada bulunan nahiye müdürüne talimat verir:
“Seyit’e dokunulmayacak.”
Ancak iki yıl sonra göreve gelen yeni nahiye müdürü bu emri uygulamaz.
Seyit Ali’ye pek rahat verilmez.
Çünkü vefasızlık, insanlık tarihi boyunca hep olmuştur.
Yapılan iyilikleri, kahramanlıkları bilmeyen;
kadir kıymet bilmez insanların varlığı ne yazık ki her dönemde görülmüştür.
O yeni gelen nahiye müdürü de maalesef böyle biriydi.
Vefa nedir bilmez,
kadirşinaslık nedir bilmez,
vatan sevgisinin ne anlama geldiğini bilmez…
Kim bilir o günlerde hangi siyasetçinin akrabası,
eşi dostu olarak o makama atanmıştı… Allah bilir.
O nahiye müdürünün,
Koca Seyit gibi bir vatanseverin,
bir ekmeğe muhtaç hâle gelmesi umurunda değildi.
Seyit Ali’nin çoluğunun, çocuğunun,
eşinin nasıl yaşadığıyla da ilgilenmezdi.
Ne yazık ki bu kör zihniyet, o zamanlarda da vardı.
Vatanı Kurtardı… Ama Yoksullukta Öldü
Seyit Ali bir süre daha dağlarda,
odun kömürü yaparak geçimini sağlamaya çalıştı.
Ancak yaşı genç olmasına rağmen çok yıpranmıştı.
Fiziksel olarak oldukça çökmüştü.
Artık bu ağır işi yapamaz hâle gelmişti.
Ama çalışmak zorundaydı.
Bakması gereken bir eşi ve çocukları vardı.
Bu yüzden Havran’da bir zeytinyağı fabrikasında,
hamallık yapmaya başladı.
O kışın soğuğunda,
evine bir lokma ekmek götürebilmek için
çırpınırken hastalandı.
Ne yazık ki fabrika sahibi de vefalı biri çıkmadı.
Oysa o fabrika ve o servetler;
Seyit Ali gibi vatanseverlerin sayesinde korunmuş,
düşman işgaline uğramamıştı.
Ama bütün bunları düşünmeden Seyit Onbaşı’yı işten çıkardı.
Geride mağdur bir eş ve çocuklar kaldı.
Evine bir lokma ekmek götürebilmek için,
bu kez ayakkabı tamirciliği yapmaya başladı.
Ancak yağmurun,
soğuğun altında verdiği bu yaşam mücadelesi sırasında
zatürreye yakalandı.
Oysa o…
Bir ülkenin kaderini değiştirmişti.
Bugün bizim de içinde yaşadığımız bu güzel vatanda;
en modern ve en gelişmiş silahlara karşı,
aç susuz,
giyim kuşamı neredeyse yok denecek kadar az olan,
çoğu zaman zar zor çalışan silahlarla ve son derece sınırlı
imkânlarla savaşan;
tek gücü vatan sevgisi ve iman olan Seyit Ali’nin,
kurtardığı bu toprakların bir parçası olan Ege kıyılarında,
yaz güneşinin altında lüks bir işletmede,
şezlonga uzanıp denizi seyreden bir vatandaşın,
elindeki kokteylin fiyatı kadar bile bir servete,
ömrü boyunca sahip olmadı Seyit Ali,
nam-ı diğer Koca Seyit.
Bazen bir milletin kaderini değiştirenler,
kendi kaderlerini değiştiremezler.
Çünkü ne yazık ki yaşarken değer verilmesi gerekenlerin,
öldükten sonra değer gördüğü kahredici bir zihniyet;
Koca Seyit için de geçerli olmuştu.
Koca Seyit’in Rabbine Kavuşması
Ve…
1939 yılında, henüz 50 yaşındayken
Seyit Ali Çabuk, nam-ı diğer Koca Seyit, hayata veda etti.
Köyündeki mütevazı mezara defnedildi.
Rabbim rahmet eylesin.
Mekânın cennet olsun Seyit Onbaşım.
Bu millet,
sana ve tüm şehitlerimize sonsuz minnettardır.