Bir zamanlar sadece “insan”dın…
Bir kökün, bir özün, bir yaradılış dengen vardı. İyiliğe meyilli, merhamete açık, doğruyu arayan bir kalp taşıyordun. Hayat daha yalındı belki; ama hisler daha gerçek, bağlar daha derindi. Zaman ilerledikçe dünya değişti, düzenler kuruldu, hayat hızlandı. Ve bütün bu değişim, fark ettirmeden insanın iç dünyasına da sirayet etti.
Bugün insan hâlâ aynı bedende yaşıyor; ama aynı ruhla yaşayıp yaşamadığı tartışılır hâle geldi.
Modern hayat, sadece şehirleri büyütmedi; insanın iç dünyasını da dönüştürdü. Kalabalıklar arttı, ama yalnızlık çoğaldı. İnsanlar daha çok konuşur oldu, ama daha az anlar hâle geldi. Her şey hızlandı; fakat bu hız, insanın kendisiyle olan bağını zayıflattı.
Çünkü içinde bulunduğumuz düzen, insanı olduğu gibi kabul etmiyor. Sürekli bir yere yetişmesi, bir şeylere sahip olması, bir kalıba girmesi bekleniyor. İnsan artık hissetmekten çok “göstermek”, anlamaktan çok “tüketmek”, bağ kurmaktan çok “sahip olmak” üzerine yönlendiriliyor.
Böyle olunca da insanın özü yavaş yavaş geri çekiliyor.
Sadelik yerini karmaşaya bırakıyor. Vicdan, çoğu zaman çıkar hesaplarının gölgesinde kalıyor. Hakikati aramak yerine, geçici tatminlerle oyalanmak daha kolay geliyor. Ve bütün bunlar bir anda değil, sessizce oluyor. Gürültüsüz, fark edilmeden…
Bir gün durup düşündüğünde fark ediyorsun:
Eskisi gibi içten gülemiyorsun.
Eskisi gibi derinden üzülemiyorsun.
En önemlisi, eskisi gibi hissedemiyorsun.
İşte kırılma tam da burada başlıyor.
İnsan kendine yabancılaştıkça, başkalarına da uzaklaşıyor. İlişkiler yüzeyselleşiyor, değerler anlamını yitiriyor, toplumlar çözülmeye başlıyor. Çünkü insanın iç dünyası zayıfladığında, dış dünyası da sağlam kalamıyor.
Oysa mesele hiçbir zaman dış dünyayı tamamen değiştirmek olmadı. Asıl mesele, insanın kendi iç dünyasını kaybetmemesiydi.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyulan şey, yeni sistemler kurmak değil; unutulanı hatırlamak. İnsan yeniden kendine dönmeli. Kendi sesini yeniden duymalı. İçindeki merhameti, vicdanı, hakikat arayışını yeniden canlandırmalı.
Çünkü insan, ne kadar değişirse değişsin, özünde hâlâ aynı gerçeği taşır.
Unutulmaması gereken şudur:
İnsanı insan yapan, sahip oldukları değil; kaybetmeden koruyabildikleridir.
Ve bu çağda belki de en büyük başarı, her şeye rağmen insan kalabilmektir.