Dünya siyaseti bazen öyle liderler çıkarır ki, söyledikleri ile yaptıkları arasındaki uçurum insanlığı hayrete düşürür. İşte son yıllarda küresel siyasetin en çok tartışılan isimlerinden biri de Donald Trump’tur.
Son Amerika Birleşik Devletleri seçiminden önce aday adayı olan Trump; seçilmesi hâlinde Gazze başta olmak üzere tüm dünyaya barış getireceğini seçmenine ve dünyaya vaat etmişti. Hatta o kadar ileri gitti ki barış söyleminde Nobel Barış Ödülü’nün kendisine verilmesi baskısını bile yaptı.
O günlerde barıştan söz eden bu söylemler dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı. Fakat zaman geçtikçe söylemler ile gerçekler arasındaki fark giderek daha belirgin hâle gelmeye başladı.
O savaş karşıtı Trump seçildikten sonra İsrail daha da zalimleşip adeta Gazze’yi yok etti. Her zamanki gibi sivil, çocuk ayrımı yapmadan bombaları mazlumun üstünden eksik etmediler. O kadar ileri gitti ki İsrail denen terör devleti Gazze artık açık cezaevine döndü. Açlıktan ölen çocuklar yüreklerimizi adeta dağladı.
Ortadoğu’nun zaten kırılgan olan dengeleri bu süreçte daha da sarsıldı. Savaşın ve zulmün en ağır yükünü ise her zaman olduğu gibi masum siviller, kadınlar ve çocuklar taşıdı.
Sonra bir baktık, gücünün yettiği her ülkeye ahkâm kesti o barış kartını kullanıp savaş çığırtkanı Trump. Venezuella başkanı Modura’yı kendi ülkesinde, kendi korunaklı konutunda tereyağından kıl çeker gibi aldı, ABD yargısının önüne attı. Bu olay uluslararası ilişkiler açısından da uzun süre tartışıldı. Egemenlik ve bağımsızlık gibi kavramların ne kadar kolay çiğnenebildiği bir kez daha gözler önüne serildi.
Bir yandan da İsrail katil devlet başbakanı Benjamin Netanyahu İran üstünde Trump’a baskı yapıyor. Ta ki Epstian olayı gün yüzüne çıkana kadar. Tüm dünya bir adada insanlık dışı sapkınlık dolu ünlülerin küçücük çocuklara yaptıkları iğrençlikleri gördü. Ve bu sapkınlığın bir aktörü de Trump olduğu video ve görsellerle dünyaya izlettirildi.
Bu gelişmeler dünya kamuoyunda büyük bir infial yarattı. İnsanlık onurunu derinden yaralayan bu iddialar tartışılırken siyasetin kirli yüzü de yeniden konuşulmaya başlandı.
Herkesin aklında aynı düşünce vardı: Trump, Epstien skandalının yarattığı öfkeyi örtbas etmek ve gündemi lehine çevirmek için İran’a müdahale edecekti. Bu hamle, hem iç siyasette dikkat dağıttı hem de uluslararası hukuku hiçe sayan bir mesaj verdi. Stratejik açıdan bakıldığında, saldırı bölgedeki dengeleri değiştirme ve düşmanları caydırma amacı taşıyordu. Ve gerçekten de öyle oldu; dünya, siyasetin manipülatif ve öngörülemez gücünü bir kez daha gördü.Uluslararası hukuku kendi gücü sayan Trump ve Yahudiler, bir Ramazan ayı sahuru sonrası sabah saatlerinde İran dini lideri Ali Khamenei ve İran İslam Cumhuriyeti A takımını kendi içindeki hainlerin yardımıyla nokta atışı bir hava saldırısı sonrası yok ettiler. İsrail-ABD ve İran savaşı resmen başlamış oldu.
Bu gelişme Ortadoğu’da yeni ve tehlikeli bir dönemin kapısını araladı. Bölgedeki gerilim artık sadece diplomatik krizlerle sınırlı kalmıyor, doğrudan savaş ihtimalini büyütüyordu.
Barış yerine Ortadoğu’ya kan getiren günümüz Hitler’i Trump şeytani bir aldatmaca yaptı. O kadar zalim ve insanlık dışı bir varlığa dönüşmüşler ki yaşları 7 ile 14 arası yüzlerce kız öğrenciyi okul saatinde, okullarında, dersliklerinde, teneffüste ya da kantinde katlettiler.
Dünya sessiz kaldı. Yine hep sessiz değil miydi zaten bunların zulmüne?
O tutarsız Trump çıkıp “savaşı en kısa zamanda bitireceğim” diyor, ardından bir sonraki açıklamada savaşın uzun süreceğini söylüyor. Bir bakıyorsun İran’da vurulacak hedef kalmadı diyor, ertesi gün tersi bir açıklama yapıyor.
Bir gün kameraların karşısına geçip “bu operasyon kısa sürede bitecek, hedeflerimize ulaştık” diyor; ertesi gün başka bir açıklamasında “gerekirse yıllarca sürecek bir mücadeleye hazırız” diyerek kendi sözleriyle çelişiyor. Bir konuşmasında “İran’ın askeri kapasitesi neredeyse tamamen yok edildi, artık vurulacak hedef kalmadı” ifadelerini kullanıyor; fakat hemen ardından gelen açıklamasında “daha vurulacak çok stratejik hedef var, operasyonlar devam edecek” diyerek bambaşka bir tablo çiziyor.
Bir gün “savaşı bitirmek için diplomasi kapısını açık tutuyorum” diyor; ertesi gün “İran rejimi tamamen diz çöktürülmeden bu savaş bitmez” diyerek barış söylemini bir kenara bırakıyor. Bir açıklamasında “askerlerimizi en kısa zamanda eve getireceğiz” sözünü veriyor; fakat birkaç gün sonra “bölgede daha fazla askerî güç bulunduracağız” diyerek kendi vaadini tersine çeviriyor.
Adeta dünya ile dalga geçiyor.
Siyasetin bu tutarsız dili, milyonların hayatını etkileyen kararların nasıl değişken ve öngörülemez hâle geldiğini açıkça gösteriyor. Dün barış vaat edenlerin bugün savaşın mimarı hâline gelmesi, insanlığın önünde duran en büyük çelişkilerden biri olarak tarihe geçiyor.