Depremden önce Adıyaman’ın sokaklarında başka bir hâl vardı. Evlerinde hoşgörü, yüreklerinde sıcaklık, yüzlerinde sabır taşıyan insanlar vardı. Kapı komşuluğu vardı, hatır sorma vardı; “bir ihtiyacın var mı?” diye soran bir şehir vardı.

Sonra deprem geldi. Ve sadece binalar yıkılmadı.

Depremden sonra öyle bir psikoloji yerleşti ki hayatımıza, ölümler sıradanlaştı. Acıya alıştık demiyorum; daha kötüsü oldu: Acıyı normalleştirdik. Her gün yeni bir kötü haber, her gün yeni bir kayıp, her gün biraz daha ağırlaşan bir yorgunluk…

Bir yerden sonra insanın içi yoruluyor. Ruhu yoruluyor. Tahammülü yoruluyor.

Sanki bir cinnet hâli sessizce ama inatla bütün hücrelerimizi işgal etti. En küçük söze parlayan, en basit meselede öfkelenen, birbirine karşı en ufak sabır göstermeyen bir topluma dönüştük. O kadar alıngan, o kadar gergin, o kadar saldırgan olduk ki; bazen kendimizi bile tanıyamıyoruz.

Oysa bu şehir, böyle bir şehir değildi. Bir bakışla anlaşan, bir omuzla teselli bulan, bir tabak yemekle gönül alan insanların şehriydi burası. Şimdi ise herkesin sinirleri uçta, herkesin içi dolu, herkesin yükü ağır.

Bunu görmezden gelemeyiz. “Zamanla geçer” deyip üstünü örtemeyiz. Çünkü bu sadece bireysel bir ruh hâli değil, toplumsal bir yara.

Depremden sonra insanlar, hayrete düşürürcesine, kendilerini mal mülk hırsının içinde buldu. Oysa deprem bize, milyonluk evlerin bile bir anda hiçbir anlamı kalmayabildiğini acı bir şekilde göstermemiş miydi? Buna rağmen, hasarlı daireler “satılık” diye vitrine çıkarıldı, kiralar “mecburiyet” üzerinden pazarlık konusu yapıldı. Evler yıkılmıştı ama bazı vicdanlar da sanki enkazın altında kalmıştı. İhtiyaçtan değil, fırsattan beslenen bu yükseliş, zaten yaralı olan bu şehrin yükünü biraz daha ağırlaştırdı.

Deprem bizden çok şey aldı. Sevdiklerimizi aldı, evlerimizi aldı, hatıralarımızı aldı. Ama fark etmeden başka bir şey daha alıyor: Birbirimize karşı olan sabrımızı, anlayışımızı, hoşgörümüzü…

Elbette herkesin canı yanıyor. Elbette herkesin içinde biriken çok şey var. Ama şunu da unutmamak lazım: Bu şehir, bu yükü ancak birbirine tutunarak taşıyabilir.

Birbirimize daha sert davranarak değil, daha çok bağırarak değil, daha çok kırarak hiç değil…

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, yeni binalardan önce yeniden insan olmayı hatırlamak. Yeniden dinlemeyi, yeniden anlamayı, yeniden sabretmeyi… Çünkü deprem bitti belki; ama bu öfke, bu tahammülsüzlük böyle devam ederse, enkazı en geç kalkacak olan, insanın içindeki yıkım olacak.