Bir yerin ibadethane olup olmadığına karar verecek olan tek merci, o inanca mensup olan insanların duyguları, düşünceleri ve de en önemlisi vicdanıdır. Aleviler için Cemevi ibadethanedir; bu bir iddia değil, yüzyılların getirdiği bir gerçekliktir. Üçüncü şahısların, kurumların veya farklı inanç kaynaklarının bu gerçeği görmemeleri, yok saymaları, benimsemeyip karnından konuşmaları Alevilerin çok da umurunda olmamalıdır. Ama işin ucu devlete gelince bir durmalı insan. Orası kimsenin babasının, anasının, atasının çiftliği değildir. Öyle pespaye yaklaşmak kurumsal anlamda bunu tescillemek ne ahlakidir, ne insanidir, ne etiktir, ne demokratik ve ne de hukukidir. Eğer bir topluluk, bir dede önderliğinde, sazıyla ve sözüyle inancını belli bir mekânda yaşıyorsa, orası onun mabedidir. 2+2 nasıl 4 ediyorsa bu kadar net ve basit bir mantığı kabul etmemek, farklı yollara sapıp buraları Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının imar planlarında "sosyal ve kültürel tesis" olarak görmek, aslında milyonlarca insanı ve onun inanç değerlerini inkâr edip yok saymaktır.

Hiç kimsenin, bir başkasının ibadet yerini tayin etme haddi ve lüksü yoktur. Bir an için tersini düşünelim: Bir Hristiyan’a gidip "Artık İslam geldi, senin kiliseni yok sayıyoruz, orası artık imar planında sadece bir kültürel tesistir" diyebilir misiniz? Yahut böyle bir şeyi söylemek akla, mantığa ve inanç özgürlüğüne sığar mı? Kim, hangi hakla bir başkasının binlerce yıllık inanç merkezini sadece bir "yapı" kategorisine indirgeyebilir? Bu yaklaşım sadece bir tanım hatası değil, apaçık bir yok sayma iradesidir.

Bu iradenin kurumsal karşılığı ise bugün çok daha somut bir şekilde önümüzde duruyor. Bakınız; Muharrem ayında devlet erkânı tarafından yapılan cemevi ziyaretleri, kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı'nın Diyanet çatısı altında değil de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde yer alması tesadüf değildir. Bunun meali şudur: "Siz bir inanç değilsiniz, siz sadece bir kültürel ögesiniz." Devlet seni yok sayma adına daha ne yapsın kardeşim? Seni Diyanet’in, yani inanç işlerinin dışına itip turizm ve kültür birimine bağlamak, "Sen kim oluyorsun?" demenin kibarlaşmış kurumsal karşılığı değil de nedir?

Aleviler Bu Kadar Saf mı?

Tablo aslında çok adaletsiz ve nettir: Sen vatandaş olarak vergini ver, devlet o bütçeyi devasa rakamlarla Diyanet’e ayırsın, ama iş senin inancına gelince "Siz kültürel bir topluluksunuz zaten" denilerek kenara itilin. Kendi cebinden çıkan parayla sana ait olmayanın finanse edildiği, senin ise kendi evinde "misafir" gibi görüldüğün bir sistemde, hâlâ bir şeyleri anlamamakta direniyoruz. Şair Ahmet Telli bir şiirinde “Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa” mısrasında dediği gibi doğru soruları muhataplarına sormuyoruz veya cevap alamıyoruz. Ama şirinlik yapmaktan da geri durmuyoruz. Doğru soruları dile getirmekten niye kaçınıyoruz ki? Herkesin kaçtığı, ötelediği gerçek soruların cevaplarından insanlar, kurumlar, yetkililer neden korkuyor, neden korkuyorlar, biz neden korkuyoruz sormaya. Neden İmar planlarına "sosyal ve kültürel tesis" yazıyorsunuz arkadaş? Biz bu muyuz? Neyiz, kimiz öyleyse? Bir inancın ruhunu kâğıt üzerinde yok saymak, aslında toplumun zekâsıyla dalga geçmek değil midir?

Bu tablo yeni mi, değil elbette. Yıllar önce Bursa'nın Kestel İlçesinde faaliyet gösteren Kestel Hacı Bektaş-i Veli Derneği'nin, Hacı Bektaşi Veli Cemevi'nin ibadethane sayılması ve diğer ibadethanelerin yararlandığı (elektrik, su vb.) haklardan yararlanması talebiyle ile ilgili Belediye Meclisine verdiği dilekçenin, Belediye tarafından görüş alınmak üzere İl Müftülüğü'ne gönderildiği, müftülüğün ise "Cemevi ibadethane olamaz" diye görüş bildirmiş. Bu ve benzeri ne çok şeyle karşı karşıyayız aslında. Şimdi müftülüğe ne demeli: Allah razı olsun yüzyıllardır süregelen bu inanç hepten yokmuş, Yapılan ibadetler boşmuş, Aleviler ne kadar da yanlış yapmış öyle mi? Hemen hemen hiçbirimizin kafası çalışmıyormuş vesselam, kafamızı duvarlara vurup ahlarla vahlar, mı çekmeliyiz?

Belki de asıl mesele, Alevilerin bu "yok sayma" karşısındaki duruşu ve kendisiyle yüzleşme sürecidir. Aslında anlayanlar için karşı taraf gayet açık konuşuyor. İlla ki doğrudan dile getirmeseler de eylemleriyle "Biz sizi, değerlerinizi ve varlığınızı inanç düzleminde tanımıyoruz" diyorlar. Bu kadar sert ve net bir mesaj varken, hâlâ bir şeyleri anlatmaya çalışmak ya da kabul görmeyi beklemek ne kadar gerçekçi? Karar verici mekanizmalar sizi inanç merkezi olarak görmediklerini kurumsal anlamda beyan ederken, bu gerçeği görmezden gelip yumuşak, uzlaşmacı bir dil kurmaya çalışmak, sadece zaman kaybıdır.

Sizi yok sayanları cem evlerinde ağırlamak, onlara şirinlikler yapmak veya suni düzenlemelerle göz boyamaya çalışmak artık bir anlam ifade etmiyor. Karşıdaki irade size adeta "Kendi kendinize evcilik oynayın, dincilik oynayın ama devlet katında karşılığınız yok" diyor. Bu kadar bariz bir reddediş varken, hâlâ "belki anlarlar" umuduyla hareket etmek safdilliktir. Saf olmanın da bir sınırı vardır ve o sınır, onurunuzun hiçe sayıldığı, inancınızın "turistik bir faaliyet" muamelesi gördüğü yerde biter.

Peki, saf olmanın öyle olmanın öyle görünmenin bir karşılığı var ve otorite de yıllardır hak etmediğin ama hak ediyormuşsun gibi dayatmalarda bulunuyor. Bu durumla aynaya bakıp yüzleşmemiz gerekiyor. Seni inanç olarak tanımamakta ısrar edeni senin tanıman alkışlaman ne kadar tutarlı ve onurlu bir davranış? Sana ısrarla biçilen o dar gömleği giymek zorunda kalmak ruhunu incitmiyor mu? Hem vergini kuruşu kuruşuna vereceksin, hem her türlü vatandaşlık görevini eksiksiz yapacaksın, sonra iş inancına gelince görmezden gelinecek hatta kapı dışarı edileceksin... Kimse kusura bakmasın ama bu tam bir Deli Dumrul düzenidir! Geçmediğin köprünün haracını ödetmek yetmiyormuş gibi, bir de inancına "kültürel tesis" etiketi yapıştırıp seni açık açık yok sayıyorlar. Artık kimseye şirin görünme, "aman tadımız kaçmasın" diye alttan alma devri bitmedikçe, taşlar açık ve net olarak yerine oturmadıkça bu düzen devam edecektir. Taş atana gül atmanın bir asaleti vardı elbet, ama o gül her defasında ayaklar altında eziliyorsa bunun adı insanlık, nezaket, hoş görü olmaktan çıkıp saflık derecesine inmiş olur. Seni yok sayanı, aynı netlikle yok saymak senin en doğal hakkın; bu bir öfke patlaması değil, düpedüz bir varoluş ve onur mücadelesidir.

Bir durup düşünmek lazım; hani ayıp denilen bir şey vardı, hani insanda biraz utanma olurdu? İnsan haklarına, değerlere, senden olmayana saygı duymak bu kadar mı zor? Bu yazıyı okuyanlar; hiç kimse senin istediğin kalıba girmek, senin buyurduğun gibi inanmak ya da senin işaret ettiğin binada secde etmek zorunda değildir. Bunu anlamamakta diretmek, insanların inancına sınır çizmeye kalkmak sadece hadsizlik değil, düpedüz zorbalıktır. Şimdi bu dayatmayı yapanlara, bu kurumsal dışlanmayı alkışlayanlara sormak lazım: Aynı muamele senin kutsalına yapılsa, senin mabedin imar planında "sosyal ve kültürel tesis" diye geçse, senin inancın bir turizm dairesine bağlansa ne düşünürsün veya nasıl bir tepki verirsin? Bir saniye sabredebilir miydin? Kendine gelince "hak" dediğini başkasına gelince "kültür" diye geçiştiremezsin. Bu adaletsizliği kabul etmek de, buna sessiz kalmak da insanın kendine, eğer varsa ve de samimiyse inandığı değerlere ihanetidir.

Mesut AKÇA

Eğitimci Yazar

Bursa Kestel Hacı Bektaşı Veli K.D. Cemevi Üyesi

05064844594