İnsan bazen durup dururken bir nesneye takılır. Öyle sıradan bir takılma da değil ha; onunla özdeşleşir, onda kendini görür, hayatın şifrelerini o nesnenin formunda çözmeye başlar. Ben de çok uzun zamandır "kapı’ya" takmıştım kafayı. Öyle ya, kapı dediğin hemen her gün her dakika bir giriş çıkış yaptığımız basit bir şey değildir; hayatın tam kalbidir. Çelik kapılar, ahşap olanlar, eski püskü tahtalar ya da heybetli demir kapılar... Her biri bir karakteri, bir duruşu temsil eder aslında. Ve ardında nice hikayeler…
İşin özü sağlamlıkta bitiyor. Kapı dediğin dik duracak, terazide; öyle rüzgârla, ufak bir sarsıntıyla yamulmayacak. Herkesin istediği de bu değil mi? Kimse sahip olduğu yerin yol geçen hanı olmasını ister mi, hele de kişiliğinin? Sağlam olmalı her anlamda. Eğer sağlamsan kolay kolay yıkılmazsın, ama çürüksen en basit itişte devrilir gidersin. Kimisi vardır, ardına kadar kolayca açılır; kimisi vardır, açmak için günlerce, aylarca uğraşman, ter dökmen gerekir.
Benim insan ilişkilerindeki pusulam kapı metaforudur. Sahip olduğum bir alanım vardır herkesin olduğu gibi. Bir kapısı da tabii. Felsefem kapıyı ne tam açmak ne de tam kapatmaktır. Ben “aralık bırakmayı” seçenlerdenim. Zihnimin bir köşesine, beynimin kıvrımlarına bunu bir yaşam prensibi olarak kazıdım. Ne o kapıyı sonuna kadar açıp evi talan ettiririm, ne de üzerine bin kilit vurup kendimi dünyadan soyutlarım. Dönüp arkamıza baktığımızda görüyorum ki; yaşadığımız o derin hayal kırıklıklarının sebebi tam da bu ayarsızlık.
Şöyle bir bakınca etrafımıza; çevremiz ne çok kırık kapıyla dolu. Aslında bu kapılar kontrol etmediğimiz, edemediğimiz duygusallığımızın hatta zayıflığımızın birer itirafı değil mi? Sahi, biz "sınır" çizmeyi ne ara nezaketsizlik, aymazlık, utanmazlık, görgüsüzlük saymaya başladık ya! Kapımızı her gelene bin bir hevesle açtığımızda nasıl da bilemedik hadlerin aşılacağını… O kapıdan girenlerin ev sahibi gibi davranıp ruhumuzu talan etmesine neden şaşırıyoruz şimdi? Rüzgârda çaresizce gıcırdayan bu enkaz yığını, aslında bizim koruyamadığımız duygusal sınırlarımızdan başka bir şey değil. Şimdi durup o harabeye bakarken kendimize soralım: Kapımız güçlü iradeye sahip bir kale miydi, yoksa haddini bilmeyenlerin çiğneyip geçtiği laçkalaşmış bir eşik mi?
Bazen hiç açmamamız gereken kapıları, o eşikten geçmeyi zerre hak etmeyenlere sonuna kadar açtık. Bazen de ardına kadar açmamız gereken o dostluk, o sevgi kapılarını korkularımız yüzünden sımsıkı kapattık. Oysa o kapıyı aralık tutmak, aslında karşındakine bir mesaj vermektir. Kapı aralık olduğunda, içeri girmek isteyen kişi o boşluktan süzülmek için çaba sarf etmek zorunda kalır. Senin için "mükemmel" davranmaya, o aralığı hak etmeye çalışır. Aynı zamanda o kapının her an yüzüne kapanabileceğini bildiği için de saygısını ve özenini korur.
Aslında iyidir kapıyı aralık tutmak; hatta kolunu da sıkı kavrayacaksın. Zira bizim buralarda o kolu şöyle bir zorlamayı, o aralıktan sızmayı kendine vazife edinen meraklı bir kitle var ki düşman başına. Her zaman ve her yerdeler. Öyle bir memleket ki; okumamış ama her hikmetten nasibini almış âlimlerle dolu maşallah. Kendini Kafdağı’nda Karun sanan odun kafalıların, sürü olmayı 'soyluluk' sananlar, çakma kralların ve kraliçeler, ağalar, paşalar, moron kafalılar da her yerde... Kapıyı sağlam tutmalı, boş bırakmaya gelmez. Her şeyi bilenlerin, her kapıyı torpille açanların ve saygıyı zayıflık sananların hüküm sürdüğü bu cehennemde kapıyı mutlak aralık tutmalı. Başında beklemeli…
Burada kapının kilidi kararlılıktır aslında; gevşekliğe yer yok. Hayata tutunmanın, hayal kırıklıklarından korunmanın reçetesi de bu kararlı duruşta gizli değil midir? Biz maalesef çok duygusal, her şeyi "uçlarda" yaşayan bir toplumuz. En büyük eksiğimiz de belki bu: Çok fazla samimi olma hevesiyle yanıp tutuşuyoruz. Dikkat edin; anında seviyoruz, anında sahipleniyoruz, anında sarılıp sarmalıyoruz... Sonra ne mi oluyor? Aynı hızla, anında öfkeleniyoruz, anında kırıyoruz ve anında ayrılıyoruz. Her şey "anlık" bir patlama gibi yaşanıp sönüyor.
O yüzden kapıyı sımsıkı kapatmak da çözüm değil; öyle yaparsan belki kimse kapını çalmaz bir de o eşiğin arkasında kim var, dünya nereye akıyor göremezsin. Öyle bir başımıza, duvarlar arasında kalmak bize göre değil. Ama ardına kadar açmak mı? O hiç olmaz! İti var, kopuğu var, arsızı var... Kapıyı aralıkta bırakmak, tam o sınırda beklemek en iyisidir. Ama öyle Deli Dumrul gibi değil ha; 'geçenden on akçe, geçmeyenden yirmi' hesabı gütmeden, sadece ruhunu ve sınırını korumak için...
O küçük aralık senin gözlem kulendir. Kimin edebiyle yaklaştığını, kimin hadsizce kapıya yüklendiğini oradan süzersin. O aralıkta beklemek, hayata karşı en bilgece duruştur. Girişler de oradan, çıkışlar da. Hemen herkes yüreğinin, aklının, duygularının eşiğinde seni bekliyor... Kimin içeri gireceğine, kalacağına karar verecek olan sensin.
İpe sapa gelmeyen hayat, o aralık kapıdan süzülen ışıkta güzel. Ne içeriye fırtınalar girsin, ne de içeriyi tamamen karanlığa mahkûm edelim. O kapı hep biraz aralık kalsın ki; gelen de kıymetini bilsin, giden de ne kaybettiğini...
Mesut AKÇA