(Kimliksizlik, İhanet, Rant ve İkiyüzlülük)
Bizim Adıyaman’da tırşık yemeği vardır. Başka yörelerde türlü diye de geçer. Bizde yeri başkadır; yanında pilavı ve kütür kütür turşusuyla soframızın baş tacıdır. Ancak bu güzelim sebzeli yemek, zamanla büyüdü, gelişti, yayıldı adı tırşık olsa da anlamı kendini aşarak fırsatçılar, fesatçılar, omurgasızlar, inkârcılar için kullanılan bir mecaza dönüştü. Yetti mi yetmez tabii… Dahası da var. Emek vermeden başkasının sırtından geçinen, dalkavuklukla yolunu arayan bulan beleşçiler de geliyor akla. O güzelim tırşığın, sofradaki tadı aynı olsa da, insan karakterde maalesef bir asalaklığın adı olup çıkmıştır.
Her düzen kendi yandaşını, kendi dalkavuğunu ve en nihayetinde kendi yalakasını yaratır. Bu, dünya kurulduğundan beri böyle işleyen bir çarktır. Ancak bu çarkın en acı veren dişlisi; insanın kendi kimliğine, diline ve inancına sırtını dönerek kurduğu o çıkar sofrasıdır. Bizim buralarda, özellikle Adıyaman ve çevresinde, Sırrı Süreyya’nın da dilinden düşürmediği o meşhur tabirle; bu sofranın başköşesine kurulanlara "Tırşıkçılar" denir.
Tırşıkçılık sadece bir yemek yeme biçimi değildir; bir duruş bozukluğu, bir karakter erimesi ve en acısı da insanın kendi onurunu ranta kurban etmesidir. Ahmet Arif’in o devleşen mısralarında dediği gibi: “Bunlar engerekler ve çıyanlardır / Bunlar aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır / Tanı bunları, tanı da büyü...” Evet, tanımak gerekir; çünkü bu tırşıkçıtakımı dediğimiz kesimin hikâyesi korkuyla başlasa da sinsi bir açgözlülükle, bir ihanetle taçlanır. Özellikle Kürt meselesi ve Alevi gerçeği söz konusu olduğunda, bu figürler sistemin en kullanışlı maşası haline gelirken; bir yandan da karşımıza "sözde demokrat", "çağdaş" ve "entelektüel" maskeleriyle çıkarlar. Oysa bu maskelerin arkasında, en dar zamanlarda hortlayan gizli bir faşizm, derin bir ikiyüzlülük yatar.
İşin en mide bulandıran tarafı ise bu tırşıkçılığın din maskesi, milli birlik ve beraberlik adıyla ya da "değerlerimiz" ambalajıyla yapılmasıdır. Bakıyorsunuz, bir Türk veya mezhep sahibi kendi milliyetini, inancını ve değerlerini her yerde gururla haykırırken, uygularken hatta okullarda bunun sistematiğini uygularken; tırşıkçılar, tırşıkçı tayfası ve avanesikendi dillerine, kendi değerlerine ve de haklarına gelince bir anda lal olurlar "can kardeşliği" edebiyatına sarılır ya da "şimdi sırası değil" diyen o sözde entelektüel kibirle karşımıza dikilirler.
Din tüccarlığı ve sahte çağdaşlık burada el ele verir. Bunların yanında bir de “bilinçaltı faşizmi” dediğim bir kavram var ki o da enteresandır. Gizli faşistler; sabah akşam seninle oturup kalkar, yer içer, konuşmalarında sana hak verir, başını emme basma tulumba gibi indirip kaldırır, kendini demokrat, laik sanar. Ama iş radikal algılanan Kürt ve Kürtçe, Alevilik gibi haklara geldiğinde başına kuma gömerler. Bu ve benzer tipler halkın masum inancını veya demokratik özlemlerini kullanıp, hak talep etmeyi "ayrımcılık" veya "fitne" gibi gösterirler; ama arkada dönen rant çarklarını, kapılan ihaleleri gizlerler. Bugün bu ülkenin Meclis’inde, milyonların ana dili olan Kürtçe hâlâ "bilinmeyen bir dil" olarak yazılıyorsa, bu o tırşıkçıların ve o sözde demokratların sessizliği sayesindedir. Özellikle Tırşık tayfası kendi dilleri meclisin kürsüsünde yok sayılırken, onlar koltuklarında, ekranlarında, dost meclislerinde "aman tadımız kaçmasın" diye susarlar. Ruhunu ve kimliğini satılmış olanlar buna ne destek verir ne de bu hakkın arkasında dururlar. Sadece karnından konuşurlar. Ne dediklerini duymazsın bile.
Sokakta bir Kürtçe tabela görseler uykuları kaçar, hemen "Kürt devleti mi kuruluyor?" diye fobi hortlatmaya başlar, bir dilden, bir tabeladan bu kadar korkarlar. Sanki bu halk bu toprakların öz evladı değilmiş de uzaydan gelmiş üvey evlatmış gibi muamele görür. Necip Fazıl’ın o meşhur mısrasıdurumu en çıplak haliyle özetler: “Öz yurdunda garip, öz vatanında parya!” Bu parya(ayaktakımı) muamelesine alkış tutan tırşıkçılar için Frantz Fanon’un şu tespiti adeta bir aynadır: “Sömürgeleştirilen kişi, efendisinin dilini ve değerlerini benimsediği ölçüde insanlaştığını sanır. Oysa o, sadece kendi ruhuna yabancılaşmış bir taklittir.”
İşte bu taklitçi tırşıkçılar, mesela "Ben Kürt oğlu Kürdüm" ya da "Aleviyim; bu değerlerimin sonuna kadar arkasındayım" diyemezler. Bu tür net ifadeleri ağızlarına dahi alamazlar; hatta bırakın savunmayı, bu hakikatleri konuşmayı bile hemen "ırkçılık, ayrımcılık" torbasına atıp üstüne üstlük bir de seni suçlayarak, o sözde demokrat kimlikleriyle işin içinden sıyrılmaya çalışırlar. Kendi çocuklarının okuduğu ders kitaplarında bu kadim değerlerin neden yer almadığını sormaya dahi cesaret edemezler. "Bu değerler eğitimde yer almalı mı?" sorusuyla karşılaştıklarında bile hemen sırtlarını dönerler; o an karınları guruldamaya, vicdanları kıllanmaya başlar. O koltuklarda oturmanın bedeli olarak ruhları daralır, kıvranır, içten içe kudururlar ama yine de o tırşık sofrasından kalkıp "Ben buyum" diyemezler.
Aslında işin en trajikomik tarafı da nedir derseniz; dışarıya karşı değil de bizzat "kendinden" olanla verdiğin o bitmek bilmeyen mücadele. Sen kimliğin için bir kapı aralamaya çalışırsın; o kapıyı kapatmak için omuz veren ilk kişi yine senin kanından olan o tırşıkçı olur. Eloğlu "bilinmeyen dil" derken başını çevirir belki ama senin tırşıkçın "ne gerek var şimdi huzur kaçırmaya" diyerek senin dilini bizzat kendi elleriyle gömer. Kendinden olanın sana kurduğu pusu, yabancının kurduğu barikattan daha aşılmazdır. Çünkü o pusuda ihanetin kokusu, satılmış bir kardeşliğin acısı vardır. Sistemi savunanlar hep aynı nakaratı söyler: "Şunu yaptık, bunu yaptık..." Tamam, bir şeyler yapılmış olabilir ama asıl meselelere dokunulmadığı sürece, detaylardaki üç beş iyileştirme kimseyi masum yapmaz. Anadilde eğitimin önü kapalıyken, Alevi kardeşlerimizin inancına dayatmalar sürerken "yol yaptık" demek karın doyurmaz.
Toplumlar da tıpkı bizler gibi zaman zaman ruhunu yoran, içini karartan o bencil yaklaşımlardan arınmak ister. Bizim Adıyaman sofrasında onursuz lokmaya yer yoktur; çünkü biliriz ki tırşıkçılık sadece bir bedavacılık değil, bir kimliksizlik meselesidir. Kendini bu toprakların tek 'ev sahibi' sanıp, başkasını 'kiracı' gören; dilleri, inançları ve kadim kimlikleri görmezden gelen o dışlayıcı kafa yapısı artık ömrünü tamamlamalıdır. Unutulmasın ki; sofrada her şey olabilir ama onur yoksa o sofra hep eksiktir. Bu toprakların her rengini, her sesini ve her halkını kendi kimliğiyle, kendi diliyle ve özgür yaşamıyla bir bütün olarak kucaklamak gerekir. Bu hakikati görmek için derin teorilere gerek yok; sadece biraz vicdan, biraz da insanca yaşama sevdası yeter de artar bile.
Mesut AKÇA