Üç yıl önce, o gece…
Hepimiz sıradan bir pazar gecesinin yorgunluğuyla, pazartesi sendromunu düşünerek
yatağa girdik. Kimimiz alarmın çalmasını, kimimiz yarım kalan işlerini, kimimiz de haftanın
telaşını kafasında kuruyordu. Hiçbirimiz bilmiyorduk ki, o gece uykuya bıraktığımız
hayatımız, sabaha aynı şekilde uyanmayacaktı. Hiçbirimiz bilmiyorduk ki, gözlerimizi
açtığımızda dünya yerinde duruyor gibi görünse bile, aslında bizim dünyamız çoktan
yıkılmış olacaktı.
Bir anda…
Sanki görünmez bir el yataklarımızı öfkeyle sağa sola savurdu. Duvarlar bağırdı, eşyalar
çığlık attı, zemin inledi. Uykuyla uyanıklık arasında, bunun bir rüya değil, bir kıyamet
provası olduğunu anlamamız saniyeler sürdü. Ama o saniyeler, ömre bedeldi. Karanlığın
içinde, ne olduğunu anlamaya çalışırken can havliyle fırladık. Ayağımıza terlik bile
alamadan kendimizi dışarı atanlardan olduk. Soğuk, yüzümüze tokat gibi çarpıyordu ama
içimizdeki korku ondan da keskindi.
Bazılarımız çıktı…
Ama birçok arkadaşımız, akrabamız, canımız… Çıkamadı. Ev sandıkları yer, onlara mezar
oldu. O an bunu tam olarak kavrayamasak da, içimize çöken o ağır his, bir şeylerin geri
dönülmez şekilde koptuğunu fısıldıyordu. Şehir karanlıktı. Soğuk ve karanlık, sanki olan
biteni gizlemek ister gibiydi. Henüz gün ağarmamıştı ve biz, yıkımın gerçek yüzünü
göremiyorduk. Sadece içimizi yakan bir sessizlik ve arada yükselen yardım çığlıkları vardı.
Ne zaman ki sabah olmaya başladı…
İşte o zaman anladık. Aslında anladık demek bile az. Gördük. Sokak sokak, bina bina… Bir
zamanlar hayat olan yerlerin artık olmadığını gördük. Çatı katları bodrum olmuştu. Katlar,
kat olmaktan çıkmıştı. Beton, demir ve tozun altında sadece evler değil, anılar, umutlar,
hayaller kalmıştı. Gittiğimiz her sokakta, her bina önünde ölümün çaresizliği kokuyordu. O
koku insanın içine işliyordu; çıkmıyordu, çıkmıyor.
Enkazların başında durduk.
Dinledik. Sessizliği dinledik. Sonra o sessizliğin içinden gelen sesleri… Umudun sesi olması
gereken çığlıklar, çaresizliğin yankısına dönüşüyordu. “Buradayım” diyen her ses, kalbimize
bir bıçak gibi saplanıyordu. Çünkü biliyorduk: Herkese yetişemeyeceğiz. Herkesi
kurtaramayacağız. Bu, insanın kabul edebileceği bir şey değil. Ama o gün, kabul etmek
zorunda kaldığımız en acı gerçek buydu.
O kadar acımasız bir 6 Şubat’tı ki…
Bize sadece sevdiklerimizi almadı. Onlara veda etme hakkımızı bile günlerce bizden aldı.
Ölülerimizi bile vermedi. Bekledik. Umut ettik. Dua ettik. Ama her geçen saat, içimizdeki
boşluğu biraz daha büyüttü. Ve biz, bir gecede büyüyen, bir gecede yaşlanan insanlar olduk.
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Çünkü bazı sabahlar, sadece gün doğmaz… Bazı sabahlar, bir şehrin, bir hayatın ve binlerce
insanın içindeki ışık da söner. Ve insan, o karanlığı bir daha asla tam olarak içinden atamaz.
Kaybettiklerimize rahmet, kalanlarımıza sabır versin.
Rabbim, bir daha hiçbirimize böyle bir acının acısını yaşatmasın. ��
Yusuf Doğan