Erzurum’un kışı
yalnız soğuk değildir
bir ağırlık çöker insanın içine,
kemikten geçer, ruha varır,
suskun bir çığlık gibi yerleşir.

O sabah gökyüzü kurşuni,
şehir nefesini tutmuştu;
ne geceydi tam ne sabah
tıpkı vicdanlar gibi:
yarı uyanık, yarı suskun.

Taş Ambarlar’da ipler sallanıyordu,
rüzgârla değil yalnız,
beklenen kaderlerle titriyordu.
Her düğüm, bir hayatı taşıyacak kadar sert,
bir vicdanı kaldıracak kadar hafifti.

Ve bir kadın yürüyordu ortasında askerlerin
başı örtülü, omuzları biraz eğik,
ama adımları hâlâ dirençli.

Fısıltılar düştü arkasına:
“Şalcı Bacı…”

Bir isimdi bu
bir bohça kadar hafif,
bir ömür kadar ağır.

Daha dün, kapı kapı gezen oydu,
“Şal var, örtü var!” diye seslenen.
Her kapı bir umut,
her alışveriş bir nefeslik rızıktı.

Ama kader bazen
bir bohçaya sığmaz
bir söz taşır onu,
bir korku devrir.

“Senin oğlanlar hökümeti taşa tutuyor!”

İşte o an
bir annenin kalbi düşünmez,
yalnız korkar.

Koştu.
Taşlar kaydı ayağının altından,
kalabalık büyüdü,
sesler birbirine karıştı.

Aradı…
Ama hiçbir yüz,
bir annenin yüreğini yatıştıracak yüz değildi.

Korku, öfkeye dönüştü.
Bohça yere düştü.
Bir çift takunya,
bir annenin isyanı oldu.

Ve sonra
bir çığlık gibi kesildi hayat.

***

Mahkeme dediler adına.
Ama zaman bile eğilmişti içeride.
Sözler hızlıydı,
karar daha hızlı.

“Şapkaya ne dersin?”

Bir dünya kadar yabancı bir soru…

Durdu.
Belki ilk kez düşündü.

“Şapka erkek kısmının işi…
Kadın kısmı şapka mı giyer?
Giymem elbet…”

Ne isyandı bu,
ne meydan okuma
yalnızca sade bir hakikat.

Ama o çağda
sadelik en ağır suçtu.

Karar çoktan verilmişti.

***

Cumartesi sabahı…
Fecir vakti…

Gökyüzü uykuluydu hâlâ,
şehir uyanmak istemiyordu.

Ama bazı sabahlar vardır
uyanmak hiçbir şeyi değiştirmez.

Kalabalık iki yana açıldı.
Gözler kaçtı,
bakışlar yere düştü.

Kimse görmek istemedi,
ama herkes oradaydı.

İnce bir ironi asılıydı havada:
Bir kadın,
hiç giymediği bir şey yüzünden
ölüme yürüyordu.

“Kadın şapka giye ki asıla?..”

Sesi kısıktı bu kez,
ama hâlâ bir anlam arıyordu.

Kimse cevap vermedi.

Başına geçirilen un çuvalı
dünya karardı.

İp geçti boynuna,
uzaktan bir kumaş gibi yumuşak,
yakından taş gibi sert.

Bir an…
uzun bir sessizlik.

Sonra…

Sandalye çekildi.

Bir beden havada kaldı.

Rüzgâr sert esti o an,
sanki şehir unutmak ister gibi.

Ama bazı anlar vardır
ne rüzgâr siler,
ne zaman.

Bir kadının son sesi
taşlara kazındı.

***

Güneş yükseldi sonra.
Hayat devam etti.

Fırınlar açıldı,
ekmekler bölündü,
insanlar konuştu.

Ama Taş Ambarlar’da
bir beden sallanıyordu.

Ve biraz ötede
bir bohça duruyordu

içinde şallar, örtüler,
yarım kalmış pazarlıklar…

Ve artık
hiçbir işe yaramayacak
bir hayatın sessiz kalıntıları.

***

Şalcı Bacı’nın hikâyesi
bir suç diye yazıldı belki kayıtlara—

ama asılan o gün
bir cehalet değildi.

Bir devrin sertliğiydi,
bir hükmün aceleciliği,
ve en çok
anlaşılmamış bir insanın
masumiyeti.

Çünkü bazen bir soru
ilmek olur boyna:

“Şapka giyer misin?”

Ve bazen en sade cevap
en ağır hükmü doğurur:

“Giymem elbet…”