1995 mezunuyum. O vakitler işler karışıktı. Kredili sistem curcunası vardı. 3 yıl ne ettik ne biçtik bir türlü anlamadık. İşimiz gücümüz haylazlıktı. Ramiz Müdürden dayak yemekti. Pırlanta gibi öğretmenlerinizi üzmekti. Şehirde okul okumak için tek odalı evde yaşam; köyden uzak bir yaşam, yokluk, açlık, sefalet vardı; yani demem o ki her şey vardı lakin paramız yoktu. Bunun adına harçlık da diyebiliriz. Lakin mutlu, onurlu, dik, cesur idik. Hayatın tat verdiği yıllardı. Namerde yer yoktu. Sağlam, güçlü arkadaşlıklar vardı. Nankörlük, satmak yoktu...

O yıllarda lisemiz çok ama çok karışık bir okuldu. Her yerden, ama her yerden öğrenci alan bir liseydi. Yüksek dağlık alanlardan, köylerden gelen dağ köylerinin çocukları, dağ ile ova arasında geçiş köyleri, geçiş yerleşim alanları dediğimiz yerlerden de çok öğrenci geliyordu. Kömür’ den başlayarak Toros sıradağları eteğinden öylece uzayarak ta Adıyaman Kayalık Mahallesi bitimine kadar öğrenci alan bir okuldu. Ova köylerden yani deşt dediğimiz eşti çocuklar da bu okula gelirdi. Şehirli çocuklarla birlikte okul tam bir arı kovanı gibiydi. Kamplaşmalar, gruplaşmalar, klikler, ayrışmalar, bölüşmeler, kaynaşmalar... gibi her ne sebep varsa bizde vardı. Yani bu okulda yok yoktu. Bu okulda adeta her şey vardı. Adeta Hindistan gibi her çeşit insanın olduğu bir okuldu. Bu curcuna, bu karmaşanın üstüne peki ne oldu? GAP tamamlandı, yani büyük meşhur Güneydoğu Anadolu Projesi tamamlandı. Baraj kapakları kapatıldı. Su kapaklarının kapatılmasıyla susuz Urfa’ya su, bereket, bolluk gitmeye başlarken benden kuzey tarafında hiç kimsenin tahmin edemeyeceği ve yüzyıllarca sürecek bir yıkım geliyordu. Susuz Urfa, Şanlı Urfa oldu adeta. Urfa il sınırlarında bereket, bolluk, su, çeşme, enerji, devasa su kanalları, su pompalama sistemleri, sulu tarım ve bolluk, zenginlik derken; baraj bendinin karşı tarafı tüm güzel neleri varsa, anılarını, köklerini, atalarını, atayurtlarını, üzerinde kavga ettikleri arazilerini, aşklarını, her neyi varsa hatta makberlerini bile kaybetmenin başlangıç sürecini yaşadılar.

Bu baraj, yani Atatürk Barajı, 1990 yılının başlarında su tutmaya başladı ve su hızla her yere yükseliyordu. Sanki çok acelesi vardı. Urfa’nın yeşermeye, Adıyaman’ın da kurumaya çok acelesi varmış gibi hızlı bir şekilde su yükselmeye başladı. Su bizimdi ama bizi yok eden de gene bizim suyumuzdu. Bu süreç devam ederken ünlü antikçağ filozoflarından Lucianus (Lukiyanus)'un şehri eski Samsat ilçesi ile birlikte etrafındaki takriben 40'ın üzerinde köy, baraj gölünün suları altında kalarak yok olup gitmiştir. Suların yerleşim yerlerini yutmasıyla birlikte köklü, kadim tarihi eserlerini de kaybeden Samsat halkı için yeniden bir şehir inşa edilmiş olsa da çoğu, başta Adıyaman olmak üzere farklı şehirlere göç etmiştir. İşte Adıyaman’a göç eden bu Samsatlı ailelerin çoğu Bahçelievler Mahallesi'ne yerleşmişlerdir. Bunların çocukları yeni bir şehir, yeni bir mahalle ve yeni lise yaşamı derken bir baktık Samsatlı kardeşlerimizle aynı sıralardayız. Kimiyle kavga ettik, kimiyle uyum sorunu yaşadık, kimiyle dostluklar edindik, kimiyle efkarına yetip giden köylerinin, topraklarının verdiği üzüntüye ortak olduk, paydaş olduk, kardeş olduk. Tüm bunlar olurken okul hayatımız, lise hayatımız amaçsız bir şekilde tüm hızıyla devam ediyordu. Çocukluğumuz ile ergenliğimiz üzerinde derin izler bırakan İdâdî (hazırlayıcı) ve Sultânî adı verilen lise tedrisatımızın mihenk taşı Adıyaman Atatürk Lisesi emeklerine ve hatıralarına selam olsun. Seninle geçen günlere selam olsun. O günler... Geldi... Geçti... Gitti işte... Kimse bakiliğine güvenmesin... Öyle bir hızla geçti ki ömür denen aldatmaca alemin alimi bile çözemez bu düğümü.

Ali Rıza ŞABAŞ

Sosyal Hizmet Uzm.

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni