(Yaşanmış bir hikaye)
Gece, taş evlerin üzerine yavaşça inmişti. Kudüs’ün 5 km. batısında, Deyr Yasin köyü, zeytin ağaçlarının gölgeleriyle sarılmış, yorgun ama huzurlu bir uykunun içindeydi. Rüzgâr, taş duvarların arasından geçerken sanki eski zamanlardan kalma duaları fısıldıyordu. O gece, kimse sabaha uyanamayacak bir dünyanın eşiğinde olduğunu bilmiyordu.
Osman, tarlaların kenarından yürüyordu. Ay ışığı, yüzüne düşerken gözlerinde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Ana yoldan gitmemişti; içindeki bir ses onu dar patikalara, toprağın kokusuna yöneltmişti. Köyün içinden bir uğultu yükselmeye başladı o anda—yabancı, keskin ve ürpertici.
Hoparlörlerden yankılanan bir ses, gecenin sessizliğini parçaladı:
“Evlerinizi terk edin!”
Ama bu bir uyarı değildi. Bu, bir hüküm gibiydi.
Daha kimse ne olduğunu anlayamadan, evlerin pencerelerinden alevler yükselmeye başladı. Kadın çığlıkları, çocukların korku dolu sesleriyle karıştı. Taş duvarlar bile titriyordu sanki.
Osman koştu. Ama nereye? Her yer aynı korkuyla kaplıydı.
Bir fırının önünde durdu. Camları kırılmış, içi karanlık bir mezar gibi görünüyordu. Yavaşça yaklaştı. İçeride silahlı adamlar vardı. Gözlerinde insanlık kırıntısı yoktu.
Yerde kadınlar yatıyordu. Ellerini başlarının arkasına koymuşlardı. Teslimiyetin en çıplak haliydi bu.
Fırıncı Hamid… Osman onu tanıyordu. Güçlü, sessiz bir adamdı. Ama o gece omuzları çökmüş, gözleri sönmüştü.
Silahlı adamlar bağırıyordu:
“Oğlunu fırına at!”
Hamid’in sesi titredi ama kırılmadı:
“Hayır… oğlumu fırına atmam.”
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra kahkahalar…
“Pişir onu! Yemek istiyoruz! Pişir onu!”
Osman’ın kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. Ayakları donmuştu. Kaçamıyordu. Bakmamayı da beceremiyordu.
Bir darbe indi Hamid’in başına.
Çocuk, küçük elleriyle babasına uzanmaya çalıştı ama çok geçti. Onu alıp fırına attılar.
Osman’ın boğazından bir ses çıkmadı. Sadece gözleri doldu. Dünya o an sustu.
Sonra Hamid’i de tuttular.
“Oğlunun yanına git.”
Ve onu da alevlerin içine attılar.
Osman dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları toprağa düştü. O gece, sadece insanlar değil, insanlık da yanıyordu.
Köyün diğer ucunda, yaşlı bir kadın ağır adımlarla yürüyordu. Adı Um Usame’ydi. Yani Usame’nin anası… Yüzü yılların izleriyle doluydu, ama o gece bir asır daha yaşlanmış gibiydi.
Yol kenarındaki kuyunun başında durdu. El Cûze Kuyusu karanlığın içinde sessizce bekliyordu.
Ama o sessizlik, ölümle doluydu.
Kadın eğildi. İçeri baktı.
Gördüğü şey artık bir kuyu değildi.
Bir mezardı. Onlarca Filistinlinin mezarı…
Yollarda vurulanların bedenleri, üst üste, sessiz bir çığlık gibi o karanlığa atılmıştı. Her biri yarım kalmış bir hayat, yarım kalmış bir hikâyeydi.
Um Usame’nin dudakları titredi:
“Onların hepsini buraya attılar…”
Sesinde ne öfke vardı ne de çığlık. Sadece tükenmişlik.
O gece, 9 Nisan 1948…
Tarih, bir köyün kalbine kazındı.
Bir gecede yüzlerce hayat söndü. Ama daha derin bir şey oldu: korku yayıldı. Haberler, rüzgâr gibi yayıldı Filistin topraklarında. İnsanlar evlerini terk etti. Kapılarını kapatmadan, geriye bakmadan…
Ve böylece bir halk, yavaş yavaş yurdundan koparıldı.
Bu karanlık gecenin gölgesinde yükselen yeni bir düzenin temelleri atıldı. Yıllar sonra, o gecenin baş aktörlerinden biri olan Menachem Begin, bu katliamı bir “zafer” olarak anacaktı. Hatta bu yol onu ödüllere, barış anlaşmalarına ve tarihin tuhaf çelişkilerine götürecekti.
Ama Deyr Yasin’in taşları unutmadı.
Toprak unutmadı.
Ve en çok da anneler unutmadı.
Aradan yıllar geçti. Köyün adı değiştirildi, yollar yeniden yapıldı. Köy sakinleri artık Yahudi yerleşimciler. Ama gecenin sesi hâlâ rüzgârda dolaşıyor.
Bir çocuk ağlaması…
Bir babanın son bakışı…
Bir annenin suskunluğu…
Deyr Yasin hâlâ o gecede yaşıyor.
Ve o gece, hâlâ bitmedi.
Ebubekir AYTEKİN