Bazı insanlar ölür, ardından uzun uzun susulur. Bazıları ölür, ardından uzun uzun konuşulur. Çünkü mesele artık kişinin kendisi değil, geride bıraktığı izdir.
Toprak bedenleri örter ama hatıraları gömemez. Hele ki o hatıralar bir toplumun vicdanında açılmış yaralara dönüşmüşse...
Türkiye, unutmayı seven bir ülke. Her yeni gündem, bir öncekinin üzerini örten taze bir kar gibi düşüyor. Oysa bazı olaylar vardır ki üzerlerine kaç mevsim geçerse geçsin, altındaki çürümüş gerçek değişmez.
Bir zamanlar ekranlar sadece haber vermiyordu; yargılıyor, mahkûm ediyor, hedef gösteriyor ve kalabalıkları yönlendiriyordu. Mikrofon, bilgi aktarmanın aracı olmaktan çıkıp güç gösterisinin silahına dönüşüyordu. Reyting uğruna vicdanın susturulduğu yıllardı.
En tehlikeli silah kurşun değildir.
En tehlikeli silah, milyonlarca insanın aynı anda duyduğu sestir.
Çünkü kurşun bir bedeni vurur.
Ama kitleleri yönlendiren sözler, bir insanın hayatını, itibarını, geleceğini ve hafızasını vurur.
Tarihin bazı geceleri vardır; yalnızca yaşandıkları dönemin değil, gelecek nesillerin de utanç defterine yazılırlar. O gecelerde bağıranlar kadar susanlar da suç ortağıdır. Alkışlayanlar kadar seyredenler de sorumludur.
Kalabalıkların en büyük günahı, vicdanlarını çoğunluğa teslim etmeleridir.
Bir kişi bağırır.
Yüz kişi alkışlar.
Bin kişi susar.
Sonra herkes suçun yalnızca bağırana ait olduğunu sanır.
Oysa tarih böyle işlemez.
Tarih, yalnızca failin değil, seyircinin de adını yazar.
Bugün dönüp baktığımızda birçok insanın artık hayatta olmadığını görüyoruz. Fakat ölüm, geçmişi değiştirmiyor. Bir mezar taşı, yaşanmış olayların üzerini örtemiyor. Çünkü ölüm biyolojik bir sondur; ahlaki muhasebe ise yaşayanların omuzlarındadır.
Toplumların hafızası cenaze töreni değildir.
Hafıza, vicdanın arşividir.
Unutmak bazen rahatlatır ama öğretmez.
Hatırlamak acıtır ama korur.
Eğer dün yaşananları konuşmazsak, yarın aynı yöntemler başka isimlere uygulanır. Dün sanatçıya yapılan, bugün gazeteciye yapılır. Dün siyasetçiye yapılan, yarın akademisyene yapılır. Hedef değişir ama yöntem değişmez.
Önce bir etiket bulunur.
Sonra bir kalabalık oluşturulur.
Ardından vicdan susturulur.
Ve sonunda herkes kendi sessizliğini haklı göstermeye çalışır.
Asıl mesele kişiler değildir.
Asıl mesele, bir toplumun linç karşısında nerede durduğudur.
Çünkü mikrofonlar değişir.
Ekranlar değişir.
İsimler değişir.
Ama hesaplaşılmayan zihniyet değişmez.
Bu yüzden hafıza intikam için değil, tekrarını önlemek için vardır.
Unutulan her utanç, yeni bir utancın provasına dönüşür.
Ve bazen bir ülkenin en büyük sorunu, kötü insanların varlığı değil; iyi insanların hafızasını kaybetmesidir.