Uluslararası ilişkilerde adalet kavramı, çoğu zaman teoride kaldığı kadar saf ve tarafsız değildir. Güç dengeleri, çıkar hesapları ve politik ittifaklar; doğru ile yanlış arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır. Bugün dünyaya baktığımızda bu gerçeği açıkça görmek mümkün.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrasında küresel sistem adeta refleks gösterdi. Spor organizasyonlarından kültürel etkinliklere kadar birçok alanda Rusya’ya kapılar kapatıldı. Takımlar men edildi, sanatçılar dışlandı, ekonomik yaptırımlar ardı ardına devreye alındı. Verilen mesaj son derece netti: “Bu yaptığın kabul edilemez.”
Ancak aynı netliği, benzer durumların tamamında görebiliyor muyuz?
Amerika’nın Orta Doğu’daki askeri hamleleri ya da İsrail’in uzun süredir devam eden insanlık dışı saldırıları söz konusu olduğunda, uluslararası toplumun dili bir anda değişiyor. Sert yaptırımların yerini “endişe duyuyoruz” açıklamaları alıyor. Küresel organizasyonlar iptal edilmiyor, kültürel platformlar sessiz kalıyor. Hatta bazı durumlarda bu ülkeler uluslararası arenada ödüllendirilmeye devam ediyor.
Peki bu ne anlama geliyor?
Bu tablo, dünyada herkesin aynı kurallara tabi olmadığını gösteriyor. Güçlü olanın kuralları esnetebildiği; zayıf olanın ise en ağır şekilde cezalandırıldığı bir düzen… Yani adaletin değil, gücün konuştuğu bir sistem.
Oysa yaptırım dediğimiz şey yalnızca bir cezalandırma aracı değildir; aynı zamanda güçlü bir mesajdır. “Bunu yaparsan karşılığı olur” demektir. Eğer bu mesaj herkese eşit şekilde verilmezse, caydırıcılık ortadan kalkar. Ve yaptırım uygulanmayan her eylem, bir sonraki adım için cesaret kaynağı olur.
Bu durum sadece devletler arası ilişkilerde değil, insan ilişkilerinde de birebir geçerlidir. Sınır koymadığınız, yanlışına karşılık vermediğiniz her davranış zamanla normalleşir. Tepki görmeyen hata büyür, yerleşir ve tekrar eder. Çünkü insan da devletler gibi davranır: Karşısında bir sınır görmezse, o sınırı kendisi çizmez.
İşte bu yüzden çifte standart, yalnızca bir adaletsizlik değil; aynı zamanda yeni adaletsizliklerin de davetiyesidir.
Dünya düzeni gerçekten adil olmak istiyorsa, kuralların kim için geçerli olduğuna değil, neyin doğru olduğuna odaklanmalıdır. Aksi halde bugün görmezden gelinen her haksızlık, yarının daha büyük krizlerinin habercisi olmaya devam edecektir.
Unutulmamalıdır ki; adalet, güçlüye göre eğilip bükülmeye başladığı an, aslında yok olmaya başlamıştır.