Kıbrıslı bir Rum ailenin çocuğu olarak,
1970 yılında Kıbrıs’ın Magosa (Famagusta) şehrinde doğdu.
14 Ağustos 1996’da,
Kıbrıs’ta bir grup Rum göstericiyle birlikte eylem yapıyordu.
Bu Rum genci,
kalabalığın içinde ilerlerken,
üzerinde ay yıldızlı,
Türk bayrağı dalgalanan bir bayrak direğini hedef aldı.
Niyeti açıktı: O bayrağı indirecekti.
Kendince bir “kahramanlık” yapacak,
sonra da kafelerde,
dost meclislerinde,
arkadaş ortamlarında bu sözde başarısını anlatacaktı.
Fakat bilmediği,
okumadığı,
duymadığı,
idrak edemediği bir gerçek vardı:
Bu bayrağın temsil ettiği milleti tanımıyordu.
16 Büyük Devlet kurmuş,
yaklaşık 138 civarında imparatorluk,
devlet,
hanlık,
beylik ve cumhuriyet meydana getirmiş,
köklü bir devlet geleneğinin mirasçısı…
Bunlardan hiçbirinden haberi yoktu.
Üstelik Çanakkale Savaşı’nı hiç okumamıştı.
Çanakkale’de yaşananlardan bihaberdi.
Oysa orada yaşananlardan
sadece birini bilseydi,
bu sözde kahramanlık girişimine asla kalkışmazdı.
Neydi bunlardan biri?
Çanakkale’de siperler arası mesafe,
bazen 8–10 metreye kadar düşmüştü.
Göğüs göğüse savaş vardı.
Bir tepenin en yüksek noktasında,
Türk bayrağı dalgalanıyordu.
Bir top mermisi geldi.
Direk parçalandı.
Bayrak havada savruldu.
Bir asker hiç düşünmeden ileri atıldı.
Komutanı bağırdı:
“Dur evladım! Orası ölüm!”
Asker cevap verdi:
“Komutanım, bayrak yere düşerse ben zaten yaşamamış sayılırım.”
Kurşunlar yağmur gibiydi.
Bir,
iki,
üç mermi isabet etti askere,
Ama o bayrağa ulaşmadan durmadı.
Bayrağı aldı.
Göğsüne bastırdı.
Ve dimdik ayağa kalktı.
Keskin nişancılar fark etti.
Bir mermi…
bir adım…
İkinci mermi…
bir adım daha…
Bacağı parçalandı ama bayrak hâlâ göğsündeydi.
Son mermi kalbine geldi.
Yere düşerken bile elini gevşetmedi.
Yanına koşan askerler,
elleri artık bayrağı tutamadından yere düşmesin diye,
bayrağı dişleriyle tuttuğunu gördü.
Bayrak kanla ıslanmıştı ama yere değmemişti.
Komutan diz çöktü ve şöyle dedi :
“Bu bayrağı artık sadece direğe değil, kalbimize asacağız.”
O askerin adı bilinmiyor.
Ama biz onu bir isimle çağırıyoruz:
Mehmetçik.
Çanakkale’de bayrak yere düşmesin diye,
57 bin Mehmetçik şehit verdiğimizi bilmiyordu.
Üstelik Kurtuluş Savaşı’nı da,
bayrak için verilen mücadeleyi
hiç okumamıştı.
Bunlardan sadece birisini okusa,
bu cesareti gösteremezdi.
Neydi bunlardan biri?
Yıl 1920…
Antep kuşatma altında.
Açlık var.
Mermi yok.
Ama teslim olmak yok.
Şehir düşmek üzereyken,
düşman askerleri hükümet konağına yöneldi.
Hedefleri belliydi:
Türk bayrağını indirmek.
Bunu gören yaşlı bir adam,
sakalı göğsüne kadar uzanan bir Antepli…
Yanındakiler dedi ki:
Baba yapma, seni vururlar!
O şu cevabı verdi:
Bayrağımı indirirlerse ben zaten ölmüş sayılırım.
Elinde bastonuyla yürüdü.
Kurşunlar etrafında patlıyordu.
Ama durmadı.
Direğe yaklaştı.
Bayrağı çözüp göğsüne sardı.
Düşman askerleri bağırdı:
Bırak onu!
Adam gülümsedi:
Bu bayrağı ya mezarıma götürürüm,
ya da zaferime.
Kurşunlar geldi…
Yere düştü.
Ama düşerken bile,
bayrağın üstüne değil,
bayrak üstte kalacak şekilde düştü.
Bu şekilde Kurtuluş Savaşı’nda
15.000 şehit verdiğimizden de bihaberdi
Bu Rum genci,
bütün bunlardan bihaber bir şekilde,
uyarılara aldırmadan
kahramanlık yapmak istedi.
Bayrak direğine tırmandı.
Ve
şah damarından vurularak öldürüldü.
Kimdi bu Rum genci?
Solomos Solomou.
26 yaşındaydı.
Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip bir milletin,
kırmızı çizgisiyle oynamanın bedelini canıyla ödedi.
Bu yabancıydı.
Bilmiyordu.
Ama içimizde,
ülkemizde,
kendi vatandaşımızın
20 Ocak 2026 tarihinde
Mardin’in Nusaybin ilçesinde
aynı ihaneti yapması kabul edilemezdir.
Çünkü Türk için bayrak sadece bir kumaş değildir.
Şehidin kefenidir.
Ananın duasıdır.
Yetimin gözyaşıdır.
Namustur.
Vatandır.
Şereftir.
O yüzden Türk tarihinde bayrak için ölünür.
Bayrak inmez.
Eğilmez.
Çiğnenmez.
Buna hem devletimiz,
hem de 86 milyon vatandaşımız asla müsaade etmeyecektir.