Bugün kelimelerin kıymetli olduğu bir devirde değiliz; aksine kelimelerin hoyratça harcandığı, her köşeden bir sesin yükseldiği gürültülü bir çağdayız. Hayatın temposu, sosyal medyanın sürekli bir şeyler söyleme zorunluluğu ve bitmek bilmeyen tartışmalar zihnimizi ve ruhumuzu adeta abluka altına almış durumda.
Oysa temel bir hakikat var: Gürültü arttıkça anlam kayboluyor.
Ortamda ses çoğaldıkça, cümleler kalabalığın arasında eriyip gidiyor. Herkesin bağırmaya, en önde görünmeye ve her söze bir laf yetiştirmeye çalıştığı bir yerde, geriye ne samimiyet kalıyor ne de hakikat. Lüzumsuz tartışmaların, boş iddiaların ve yankı odalarının yarattığı bu sağır edici gürültü, en kıymetli değerlerimizi yutuyor.
İşte tam da bu noktada, sükûnet bir kaçış değil, aksine en güçlü duruş olarak karşımıza çıkıyor.
Bazen en ağır eleştirilere, en haksız ithamlara ya da sadece lüzumsuz kalabalıklara verilebilecek en iyi cevap; kelimelerle boğuşmak değil, bilinçli bir sessizliktir. Çünkü biliriz ki; sessizliğimiz saygımızdandır. Karşıdakine değil, kendi duruşumuza duyduğumuz saygıdan... Harcanacak kelimenin kalmadığı, söylenecek sözün o gürültüde zayi olacağı anlarda susmak, en asil cevaptır.
İnsan, her gürültüye kulak vermediği, her haksızlığa sesle karşılık vermediği ölçüde kendi iç sesini koruyabilir. Sükûnet, zayıflığın değil; olgunluğun, kendinden emin olmanın ve ruhsal bir disiplinin göstergesidir.
Bugün, gürültünün o boğucu dalgasına kapılmadan durabilmek, anlamı yeniden hatırlamak ve sessizliğin o derin gücüne sığınabilmek belki de en büyük erdemdir. Ne derler bilirsiniz; bazen en yüksek ses, en derin sessizlikten yükselir. Atalarımız boşuna dememiş, “Söz gümüşse sükût altındır" diye!…
Aslında anlamlı bir sözdür, “ gürültü artıkça anlam kayboluyor”
Bazen susmak en güzel cevaptır.