1956 yılında Kâhta’da doğdu.
Anne adı Hafire,
Baba adı Şeyho.
Çiftçi bir ailenin beş çocuğundan ikincisiydi.
Dört erkek ve bir kız kardeşi vardı.
Kâhta’dan Adıyaman’a göç ettiler.
İlkokulu Adıyaman’da okudu.
Müziğe ilgisi ise daha çocuk yaşlarda başladı.
İçindeki müzik sevgisini durduramıyordu.
Henüz 13 yaşındayken çalışıp kazandığı
harçlıklarını biriktirerek Stüdyo Ozan isimli
saz evinden kendisine bir bağlama aldı.
Hayatında ne konservatuvar eğitimi vardı
ne de özel hoca…
Kendi kendine çalmayı öğrendi.
15-16 yaşlarına geldiğinde
artık bağlamada kendisini iyice geliştirmişti.
Ama yetmedi.
Bu kez kemana merak sardı.
Hayatının belki de en güzel anılarından biri
bir tenekecinin önünde başladı.
Bir gün çarşıda gezinirken
tenekecinin önünde iki telli bir keman gördü.
Durdu.
Baktı.
Merak etti.
Tenekeciye:
“Bu kemanı satıyor musun?”
diye sordu.
Olumlu cevap aldı.
O da o kemanı aldı.
Sonra yine kimsenin kapısını çalmadan,
kimseden ders almadan
kemanı da kendi kendine öğrenmeye başladı.
Zaman içerisinde bağlama,
keman,
cümbüş derken telli sazların neredeyse
tamamını çalabilecek seviyeye geldi.
Düğünlerin aranan ismi olmaya başlamıştı.
1978 yılında İzmir Bornova’da askerlik görevini yaptı.
Askerlik yaptığı orduevinde de müzikten kopmadı.
Sanatını burada da sürdürdü ve gösterdiği performansla
asker arkadaşlarının ve komutanlarının takdirini kazandı.
Askerlik sonrasında ise artık yalnızca Adıyaman değil,
çevre iller de onu tanıyordu.
Malatya’dan Şanlıurfa’ya, Gaziantep’ten çevredeki
birçok yere düğünlere çağrılıyordu.
Öyle dönemler oldu ki gelen taleplere yetişemez hale geldi.
Bazen bir insanın hayatını dinlerken
sadece onun hikâyesini dinlemezsiniz.
Bir şehrin geçmişini,
düğünlerini,
eğlencelerini, kasetçilerini,
uzun yol otobüslerini,
gurbetçilerini; sevinçlerini ve acılarını da dinlersiniz.
Hele o insan, yıllarca bir şehrin sesine ses katmışsa…
Özel gün ve gecelerin aranan ismi olmuşsa…
Böyle günlerde onun bulunması
farklı bir heyecan, ayrı bir eğlence demekti.
Bugünün gençleri için bunu anlatmak belki zor.
Çünkü o yıllarda ne sosyal medya vardı ne de cep telefonu.
Sanatçı sahnedeydi.
İnsanla yüz yüzeydi.
Ve insanların hafızasına sesiyle,
sazıyla kazınıyordu.
“Lele Sakine”den “Tavukları Pişirmişem”e…
Sanat hayatının en önemli eserlerinden biri
“Lele Sakine” oldu.
Bu eserini kendisi yazdı,
kendisi besteledi ve kendisi seslendirdi.
Zaman içerisinde Türkiye’nin birçok
ünlü sanatçısı tarafından seslendirilen
“Lele Sakine”, yalnızca Adıyaman’da değil,
Türkiye genelinde tanınan eserlerden biri haline geldi.
Yaklaşık 95 sanatçının seslendirdiği ifade edilen
bu eser, onun sanat hayatının
en önemli izlerinden biri oldu.
“Tavukları Pişirmişem” ise onu geniş kitlelere
ulaştıran çalışmalarından biriydi
ve ilk televizyon klibi olarak hafızalarda yer aldı.
Sanat hayatı yalnızca müzikle de sınırlı kalmadı.
Beynelmilel,
Dumanlı Yol ve Gitarım filmlerinde rol aldı.
Dokuz kaset çıkardı.
“Gözünü Toprak Doyursun” adlı kaseti ise
sanat hayatının önemli çalışmalarından biri oldu.
Bir dönem onun kasetleri
yalnızca Adıyaman’da dinlenmiyordu.
Gurbet yollarındaki otobüslerde…
Yurt dışındaki hemşerilerimizin teyplerinde…
İş yerlerinde…
Düğünlerde…
Arabaların kasetçalarında…
“Lele Sakine” ve “Tavukları Pişirmişem” yankılanıyordu.
1970 yılında evlenmişti.
Üç erkek, üç kız olmak üzere altı çocuk sahibi oldu.
Çocuklarını büyüttü, onların eğitimleriyle,
işleriyle, gelecekleriyle ilgilendi.
Çocukları
doktor,
hemşire,
tekstil çalışanı ve güvenlik görevlisi oldu.
Çocuklarının her daim arkasında durdu.
Ancak hayat ona kaldırılması çok zor bir acı da yaşattı.
2026 yılında evlatlarından birini kaybetti.
Adıyaman Eğriçay Parkı’nda
güvenlik görevlisi olarak çalışan evladı,
madde bağımlıları tarafından
yaşanan acı bir olay sonucunda hayatını kaybetti.
Bir baba için bundan daha ağır hangi acı olabilir?
Yıllarca insanların düğününde çalan…
İnsanları eğlendiren…
Nice anne babanın evlatlarının mürüvvetine
sazıyla, sözüyle ortak olan bir insan,
bu kez kendi evladının acısıyla baş başa kaldı.
Yıllar geçmişti.
Kasetlerin yerini dijital müzik aldı.
Sahnelerin ışıkları yavaş yavaş söndü.
Yaşı da ilerlemişti.
Emekli olmuştu.
Sağlık sorunları yavaş yavaş başlamıştı.
Hareket kısıtlığı başlamıştı.
Özellikle belindeki rahatsızlık nedeniyle
ameliyat oldu. Ancak şikâyetleri geçmedi.
Artık yürürken bastondan destek almak zorunda kalıyordu.
Hareket kabiliyeti ciddi şekilde azalmıştı.
Tedavisi için yeniden doktora başvurmuştu.
İstanbul’daki bir sağlık merkezinde
yapılabilecek tedavi için kendisine
yaklaşık 250 bin TL maliyet çıkarılmıştı.
Fakat bugün bu parayı karşılayabilecek
ekonomik imkâna sahip değildi.
Ve tam da burada insanın aklına
yıllarca kendisine söylenen o sözler geliyor:
“Allah’ına kurban… Sen Adıyaman’ın değerisin.”
Gençti…
Dinamikti…
Sahnelerdeydi…
İnsanları eğlendiriyordu.
Düğün salonları doluyordu.
Kasetleri dinleniyordu.
Etrafında insanlar vardı.
O yıllarda kendisine söylenen övgü dolu sözler de çoktu:
“Allah’ına kurban, var ol!”
“İyi ki Adıyamanlısın.”
“Yaşa, çok yaşa.”
“Seninle gurur duyuyoruz.”
Ne güzel sözler…
İnsanın göğsünü kabartan,
bir sanatçıya yıllarca verdiği emeğin
karşılığını hissettiren sözler.
Fakat insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Peki sonra ne oldu?
Yaş ilerledi.
Emeklilik geldi.
Sağlık sorunları başladı.
Hareket kabiliyeti azaldı.
Sahnelerin yerini baston aldı.
Ve bir zamanlar:
“Sen Adıyaman’a lazımsın.”
diyen kalabalıklardan geriye bir tek ailesi kalmıştı.
Sanatçımızın anlattığına göre,
sağlık sorunları başlayıp ağırlaştığı,
aktif sanatçılığını bıraktığı dönemde
halini hatırını sormak için gelen bir telefon bile yoktu.
Bir dosttan…
Bir hemşeriden…
Bir vatandaştan…
Bir yetkiliden…
Bir zamanlar alkışlayanlardan…
İşte asıl acı gerçek burasıydı.
Bu sadece sanatçılara özgü bir mesele de değildi.
Toplum hayatımızda bunun örneklerini çok görüyoruz.
Bir insan yetkili bir görevdeyken telefonu susmaz.
Makamı vardır.
İmkânı vardır.
Çevresi vardır.
Arayanı, soranı, ziyaret edeni çoktur.
Emekli olur…
Makam gider…
Yetki biter…
Ve bir süre sonra telefonlar da susmaya başlar.
Sanat dünyasında da bazen benzer bir tablo ortaya çıkıyor.
İnsan gençken, güçlü ve üretkenken:
“Var ol!”
“Sen bizim gururumuzsun!”
deniliyor.
Peki yaş ilerleyince?
Sağlık bozulunca?
Hareket kabiliyeti azalınca?
İşte o gün o güzel sözlerin gerçek karşılığının
olup olmadığı ortaya çıkıyor.
Çünkü vefa,
insan güçlü olduğunda yanında durmak değildir.
Asıl vefa, insanın gücü azaldığında da kapısını çalabilmektir.
Bir zamanlar binlerce kişiyi ayağa kaldıran bir sanatçı,
bugün bir telefon bekliyorsa
bunu sadece onun yalnızlığı olarak değerlendiremeyiz.
Bu, toplum olarak hepimizin üzerinde
düşünmesi gereken bir durumdur.
Kendisine sordum:
“Sağlık sorunların başladıktan sonra seni arayan,
halini hatırını soran, destek olmak isteyen oldu mu?”
Verdiği cevap gerçekten düşündürücüydü.
Ciddi anlamda kapısını çalan,
“Nasılsın, bir ihtiyacın var mı?”
diye soran kimsenin olmadığını söyledi.
İşte insanı asıl yaralayan taraf burası.
Çünkü biz toplum olarak bazen insanlarımızın
değerini yaşarken anlamakta zorlanıyoruz.
Öldüğünde cenazesinin önünde yürümek için yarışıyoruz.
Ön safta yer kapmak,
fotoğrafta görünebilmek için nefesimizi,
vücudumuzu şekilden şekle sokup
inanılmaz mücadele ediyoruz.
Taziye mesajları yayımlıyoruz.
“Büyük sanatçıydı.”
“Adıyaman’ın değeriydi.”
“Yeri doldurulamaz.”
diyoruz.
Peki yaşarken?
Ben hep söylüyorum:
İnsan yaşarken değer görmeli.
Bir sanatçıyı öldükten sonra adına cadde ve sokaklara
vererek,fotoğrafını duvarlara asarak,
cenazesinde ön sırada yer kaparak
anmak elbette önemlidir.
Ama daha önemlisi,
o insan hayattayken kapısını çalmaktır.
“Nasılsın?” demektir.
Elinden tutmaktır.
Bilgisinden, tecrübesinden yararlanmaktır.
Onu yeniden topluma kazandırmaktır.
Çünkü vefa,
mezar başında söylenen güzel sözlerden önce,
hayattayken uzatılan bir eldir.
Kendisine:
“Size nasıl destek olunabilir?”
diye sordum.
Beklediğim cevap doğrudan maddi yardım talebi olabilirdi.
Ama öyle olmadı.
Dedi ki:
“Benim adıma sosyal ve kültürel bir gece düzenlensin.
Ben yine sanatımla, sesimle o gece sahneye çıkarım.
Oradan elde edilen gelirle tedavimi yaptırırım.
Tedavi masrafım dışında da kimseden bir şey istemiyorum.”
Bu söz bence çok şey anlatıyor.
Yıllarca emeğiyle yaşamış bir sanatçı
bugün de yardım istemekten önce sanatıyla
kendi ihtiyacını karşılamak istiyor.
Bence yapılması gereken de tam olarak budur.
Adıyaman’da ilgili kurumlar,
kültür kuruluşları,
iş insanları ve sanat camiası bir araya gelemez mi?
Bir “Vefa Gecesi” düzenlenemez mi?
Kendisi sahneye çıkamaz mı?
Aziz Çelik ve yıllarca beraber müzik yaptığı
sanatçı dostları o gece yanında olamaz mı?
“Lele Sakine” yeniden hep birlikte söylenemez mi?
“Tavukları Pişirmişem”
yeniden Adıyaman’da yankılanamaz mı?
O gece elde edilecek gelirle bu sanatçımızın
tedavisine katkı sağlanamaz mı?
Üstelik mesele yalnızca bir gecelik destek olarak görülmemeli.
Kendisi, uygun sosyal ve kültürel imkân sağlanması
halinde yılların bilgi ve birikimini gençlere
aktarmaya hazır olduğunu söylüyor.
İşte asıl kazanım burada olur.
Bir taraftan yıllarca bu şehre hizmet etmiş
sanatçımıza vefa gösterilirken
diğer taraftan onun tecrübesi genç kuşaklara aktarılır.
Bugün bastonuyla yürüyen bu insanın elleri
bir zamanlar bağlamanın tellerinde dolaşıyordu.
O kemanı bir tenekecinin önünde görüp alan çocuk,
yıllar sonra binlerce insanın karşısına çıktı.
Düğünlerde insanlar onun çalmasını bekledi.
Kasetleri elden ele dolaştı.
Şarkıları sınırları aştı.
Filmlerde oynadı.
Eserleri başka sanatçılar tarafından seslendirildi.
Bir zamanlar ona:
“Allah’ına kurban, var ol!”
“Sen Adıyaman’ın değerisin.”
deniliyordu.
Bugün ise mesele 250 bin lira değildir.
Mesele bir telefonun çalıp çalmamasıdır.
Mesele:
“Nasılsın?”
diyebilmektir.
Mesele yıllarca alkışladığımız bir insanın,
alkışlar kesildikten sonra da yanında olabilmektir.
Şimdi bizlere düşen soru çok basit:
Bir sanatçımıza vefamızı ne zaman göstereceğiz?
Hayattayken mi?
Yoksa bir gün ölüm haberini aldıktan sonra mı?
Çünkü bazı teşekkürlerin zamanı vardır.
Bazı ziyaretlerin zamanı vardır.
Bazı telefonların zamanı vardır.
Ve bazı vefaların da zamanı vardır.
O zaman geçtikten sonra
söylenecek en güzel sözün bile,
zamanında çalmayan bir telefonun,
açılmayan bir kapının ve uzatılmayan bir elin
yerini tutmayacağı aşikardır.
Hamit ÇELİK gibi değerlerimize öldükten sonra değil,
YAŞARKEN SAHİP ÇIKALIM.
