6 Şubat depremleri,

yalnızca binalarımızı değil; yılların emeğini,

insanların hatıralarını,

umutlarını ve gelecek hayallerini de yerle bir etti.

Devletimiz ise “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

anlayışıyla, depremin etkilediği illerde

Cumhuriyet tarihinin en büyük

yeniden inşa seferberliklerinden birini başlattı.

6 Şubat depremlerinin ardından

yürütülen resmî hak sahipliği çalışmaları sonucunda,

depremden etkilenen 11 ilde toplam

410 bin 118 hak sahibi belirlendi.

Devletimiz; deprem konutları, köy evleri,

iş yerleri ve Yerinde Dönüşüm Projesi

kapsamında depremzedelerin yeniden

güvenli yuvalarına kavuşabilmesi için

tarihî ölçekte bir yatırım ve inşa süreci başlattı.

Bu kapsamda bugüne kadar

455 bin 357 bağımsız bölüm;

konut, köy evi ve iş yeri olarak

hak sahiplerine teslim edildi.

Yapımı devam eden konut,

köy evi ve iş yerlerinin de etap etap tamamlanarak

teslim edilmesiyle birlikte,

depremden etkilenen bütün hak sahiplerinin

kalıcı ve güvenli yaşam alanlarına

kavuşturulması hedeflenmektedir.

Yerinde Dönüşüm Projesi ise bu sürecin

en anlamlı adımlarından biri oldu.

Çünkü insanlar yalnızca yeni bir ev istemiyordu.

Yıllarca aynı sokakta yaşadıkları komşularıyla,

aynı mahallede ve aynı sosyal çevrede

hayatlarına yeniden devam etmek istiyorlardı.

Çocuklarının büyüdüğü, hatıralarının bulunduğu,

acılarının ve sevinçlerinin paylaşıldığı

yaşam alanlarından kopmak istemiyorlardı.

Devletimiz de bu sosyal dokunun korunması,

komşuluk ilişkilerinin ve mahalle kültürünün

devam etmesi amacıyla vatandaşlarımıza

yerinde dönüşüm imkânı sundu.

Ancak ne yazık ki devletin

ortaya koyduğu bu büyük iradeye ve vatandaşın

yılların birikimini ortaya koymasına

rağmen, bazı müteahhitlerin ve bazı taşeronların

sorumluluklarını yerine getirmemesi

binlerce depremzedenin ikinci kez

mağdur olmasına neden oldu.

Yerinde dönüşüm modeli

kâğıt üzerinde ne kadar anlamlı ve güzel görünse de

uygulamada son derece çetrefilli bir sürece dönüştü.

Aylarca Süren Kararsızlık

Depremin ilk günlerinde

hiç kimse ne olacağını tam olarak bilmiyordu.

Evler yeniden aynı yerde mi yapılacaktı?

TOKİ konutları mı tercih edilecekti?

Yoksa vatandaşlar kendi arsalarında

yerinde dönüşüm mü yaptıracaktı?

Site sakinleri aylarca toplantılar yaptı.

Konteynerlerde yaşayanlar,

kiraya çıkanlar,

başka şehirlere veya yurt dışına

gitmek zorunda kalanlar

sürekli telefonlarla birbirlerine ulaşmaya çalıştı.

“Yerinde dönüşüm mü yapalım?”

“TOKİ’den konut mu alalım?”

“Peşin ödeme mi yapalım?”

“Yüzde usulü mü anlaşalım?”

“Metrekare üzerinden mi sözleşme imzalayalım?”

Bu tartışmalar bazı sitelerde

beş-altı ay boyunca devam etti.

Sonunda yerinde dönüşüme karar veren vatandaşlar

müteahhit aramaya başladı.

İşte asıl sıkıntı da bundan sonra ortaya çıktı.

Peşin Para Alanlar Ne Yaptı?

Bazı müteahhitler vatandaşlardan

metrekare üzerinden peşin para istedi.

Bazıları taksitli çalışmayı kabul etti.

Bazıları ise toplam inşaat maliyeti üzerinden

yüzde yedi, yüzde sekiz,

yüzde dokuz veya yüzde on

oranında ücretle anlaşma yaptı.

Peşin çalışan bazı müteahhitler,

daha temel bile tam olarak atılmadan

milyonlarca lirayı hesaplarına aldı.

Örneğin 100 dairelik bir binada her daireden

500 bin lira alınsa,

müteahhidin eline daha başlangıçta

50 milyon lira geçmiş oldu.

Bir müteahhit 200 veya daha fazla

yerinde dönüşüm projesi aldıysa,

elindeki peşin para yüz milyonlarca liraya ulaştı.

Üstelik devletin hak ediş ödemeleri de

bu tutarların üzerine eklendi.

Vatandaşın yıllarca çalışarak biriktirdiği para,

bir anda bazı müteahhitlerin eline teslim edildi.

Peki, bu paraların tamamı inşaata mı harcandı?

Ne yazık ki hayır.

Kimi bu paralarla lüks araçlar aldı.

Kimi yeni arsalar satın aldı.

Kimi başka yatırımlar yaptı.

Kimi parasını faize yatırdı.

Kimi yurt dışında yatırım yapmanın peşine düştü.

Kimi ailesine ve çocuklarına lüks bir hayat kurdu.

Vatandaşa ise sürekli aynı sözler söylendi:

“Merak etmeyin, halledeceğiz.”

“Projeler hazırlanıyor.”

“Rapor bekliyoruz.”

“Temel kısa zamanda atılacak.”

“İnşaat çok yakında hızlanacak.”

Vatandaş aylarca oyalandı.

Sonra bazı müteahhitler çıkıp:

“Ben bu işi yapamıyorum.”

“Zarar ettim.”

“İflas ettim.”

demeye başladı.

Ortada ise temeli atılmamış arsalar,

yarım kalmış betonarme yapılar ve iskeleti

tamamlanmadan terk edilmiş binalar kaldı.

Bir kez depremde mağdur olan vatandaş,

ikinci kez müteahhit eliyle mağdur edildi.

Site sakinleri yeniden toplantılar yapmak,

yeniden para toplamak ve ikinci bir müteahhit

bulmak zorunda kaldı.

Yüzde Usulü Anlaşanların Durumu

Bir de müteahhitle yüzde usulü anlaşanlar vardı.

Sistem kâğıt üzerinde son derece açıktı.

Müteahhit;

resmî işlemleri takip edecek,

projeleri hazırlatacak,

ustaları ve taşeronları organize edecek,

malzeme alımlarını yürütecek,

inşaatın güvenliğini ve kalitesini takip edecek,

sonunda da binayı eksiksiz biçimde teslim edecekti.

Bunun karşılığında ise toplam

inşaat maliyetinin belirli bir yüzdesini alacaktı.

Örneğin 300 milyon liraya mal olacak bir inşaatta

yüzde yedi ücret alan müteahhidin kazancı

yaklaşık 21 milyon liradır.

Bu inşaat iki yılda tamamlansa

aylık kazancı 875 bin lira.

Bu para yalnızca iş takibi,

organizasyon ve üstlenilen sorumluluk

karşılığında alınmaktadır.

Ancak bazı müteahhitler bu kazancı bile

küçümseyerek sürekli zarar ettiklerinden söz etmeye başladı.

“Aldığım para yetmiyor.”

“Bu işten kâr edemedim.”

“Malzemeler arttı.”

“İşçilik pahalandı.”

Her aşamada vatandaştan yeni bir fedakârlık beklendi.

Site sakinleri ise evlerinin yarım kalmaması için

sürekli alttan almak zorunda kaldı.

“Müteahhidi kırmayalım.”

“Bize bir babalık yapsın.”

“Bir ağalık yapsın.”

“Bizi yarı yolda bırakmasın.”

Oysa müteahhit kimseye

babalık veya ağalık yapmıyordu.

Parasını alıyor

klimalı bürolarında

misafirlerini ağırlayıp,

sohbetin dibine vuruyordu.

Yerinde Dönüşümcülerin Ev Sohbetleri

Yerinde dönüşüm sürecinin en ilginç

taraflarından biri de depremden sonra

neredeyse her evde tek gündemin inşaat olmasıydı.

Eskiden sofralarda çocukların okulu,

iş hayatı,

düğünler,

bayramlar ve günlük meseleler konuşulurken

artık bütün sohbetlerin konusu inşaattı.

“Projeyi hangi mimara çizdirelim?”

“Şu mimar daha iyiymiş.”

“Şu mimar projeyi belediyeden daha hızlı geçiriyormuş.”

“Evimizde kiler olsun mu?”

“Giyinme odası yapalım mı?”

“Mutfak şöylemi olsun böyle mi olsun.”

İlk günlerde herkes kendi hayalindeki evi konuşuyordu.

Fakat çoğu zaman bu hayaller

sözde ve kâğıt üzerinde kaldı.

Son sözü yine müteahhit söyledi.

Projeyi istediği mimara çizdirdi.

Vatandaşın istediği birçok ayrıntı projeye yansımadı.

Kimi kiler istedi, olmadı.

Kimi giyinme odası istedi, vazgeçildi.

Kimi mutfağın yerini değiştirmek istedi,

“Projede yok.” cevabını aldı.

Çizilen projeden büyük çoğunluk

memnun kalmasa da herkes aynı cümleyi kurdu:

“Yeter ki evimiz bir an önce bitsin.”

İnşaat başladıktan sonra bu defa

sohbetlerin konusu değişti.

“Bizim temel biraz sığ olmuş galiba.”

“Komşu binanın temelini daha derin kazmışlar.”

“Bizim binada demir biraz az mı kullanılmış?”

“Onların kalıbı daha sağlam görünüyor.”

Her binanın inşaatı diğer binayla kıyaslanmaya başladı.

“Sizin temel ne zaman atılacak?”

“Bizim temel bitti, a

rtık bundan sonra işler daha kolay gider.

“Bizim duvarlar örülüyor,

sizin duvarlar ne zaman örülecek?”

“Bizim yalıtım başladı.”

“Sizin yalıtım mı başladı?

Bizim temelimiz bile atılmadı.”

Müteahhidin verdiği cevap ise çoğu zaman aynıydı:

“Bizim her şeyimiz hazır.

Oradaki işler biter bitmez sizin binaya geçeceğiz.”

Bir komşunun inşaatı bir kat yükseldiğinde

diğer binadakilerin morali bozulmaya başladı.

“Sizin ikinci kat çıktı mı?”

“Çıktı.”

“Bizim daha temel yeni bitti.”

“Onların yalıtımı başlamış.”

“Bizim kaba inşaat hâlâ bitmedi.”

Zaman ilerledikçe ev halkı adeta

küçük birer inşaat ustasına dönüştü.

Eskiden kalıp nedir bilmeyen insanlar artık:

“Bugün kalıp çakılacak.”

“İki-üç gün sonra beton dökülecek.”

“Betonun belirli bir süre kalıpta beklemesi gerekir.”

“Yarın kalıpların sökülmesi lazım.”

demeye başladı.

Evin en küçüğünden en büyüğüne kadar

herkes hangi katta kalıp olduğunu,

betonun ne zaman döküleceğini,

ne zaman söküleceğini ve bir katın

yaklaşık kaç günde çıkacağını ezbere biliyordu.

Evde akşam ilk soru şuydu:

“İkinci katın betonu döküldü mü?”

“Döküldü.”

“Öyleyse bir hafta sonra kalıpların sökülmesi gerekir.”

Yerinde dönüşümcülerin

birbirlerine sordukları sorular da hiç bitmiyordu:

“Sizin ikinci kat çıktı mı?”

“Bizim üçüncü kat çıktı.”

“Sizin kaba inşaat bitti mi?”

“Bizim duvarlar örülmeye başladı.”

Sohbetler bununla da sınırlı değildi.

Bir akşam evde yeni bir haber duyulurdu:

“Bey, duydun mu? Bizim klima yerleri bırakılmamış.”

“Nasıl bırakılmamış?”

“Komşu binada bütün klima boruları hazır bırakılmış.”

“Bizim müteahhitle konuşalım.”

Müteahhidin cevabı hazırdı:

“Projede yok.

Sonradan dışarıdan monte edilir,

hiçbir sıkıntı olmaz.”

Bir başka gün başka bir karşılaştırma başlardı:

“Duydun mu komşu?”

“Neyi?”

“Ahmetlerin, Mehmetlerin mutfağında kiler varmış.”

“Bizimkinde var mı?”

“Yok, bizimkinde yok.”

“Bizim giyinme odamız var.”

“Kaç metrekare?”

“Üç metrekare.”

“Azmış. Onlarınki dört metrekareymiş.”

“Üstelik klima boruları da hazırmış.”

“Peki bizim binada bunlar neden yok?”

“Bizim müteahhit masraf olur demiş.

Önemli olan binanın sağlam olmasıymış.

Böylece binayı daha erken bitirecekmiş.”

Her eksik için mutlaka bir gerekçe bulunuyordu.

Vatandaş ise ister istemez

başka binalarla kendi binasını kıyaslıyordu.

“Onlar bizden sonra başladı, bina bitmek üzere.”

“Bizimki neden bitmiyor?”

“Onların asansörü bile çalışıyor.”

“Bizim elektrik daha bağlanmadı.”

“Onlar taşınacak, bizim bina hâlâ boya aşamasında.”

Dış cephe yapılacağı zaman da

yeni bir tartışma başlardı:

“Hangi boya kullanılacak?”

“Şu marka daha kaliteliymiş.”

“Markaya aldanmayın, onların sadece adı var.”

“Bizim kullanacağımız boya da aynı kaliteymiş.”

İki yıl boyunca yerinde dönüşüm yapan ailelerin

evlerinde konuşulan birinci konu neredeyse her gün inşaattı:

Demir…

Beton…

Kalıp…

Duvar…

Sıva…

Boya…

Elektrik…

Doğalgaz…

Dış cephe…

Yalıtım…

Kapı…

Pencere…

Mobilya…

Laminat mı, lake mi, MDF mi, sunta mı?

Elektrik tesisatından su kolektörüne,

kalıp sisteminden dış cephe boyasına kadar

onlarca teknik terim,

hayatında ilk kez inşaatla tanışan insanların

günlük konuşma dili hâline geldi.

Yerinde dönüşüm yalnızca

yeni bir bina yapmak değildi.

Aynı zamanda binlerce aileyi

iki yıl boyunca istemeden de olsa

inşaat sektörünün içinde

yaşamaya mecbur bırakan;

sabrı,

dayanışmayı ve zaman zaman da çaresizliği öğreten

çok zor ve çetrefilli bir hayat mücadelesiydi.

Kalıpçı Geldi mi?

İnşaat başladıktan sonra bu defa ustalarla mücadele başladı.

Kalıpçı bir gün geldi, üç gün ortadan kayboldu.

“Usta bugün neden gelmedi?”

“Çocuğu hastalanmış.”

“Taziyesi varmış.”

“Başka şantiyede işi çıkmış.”

“Yarın kesin gelecekmiş.”

Yarın oldu, yine gelmedi.

Kalıpçı şantiyeye tekrar döndüğünde

site sakinlerinin sevinci görülmeye değerdi.

Sanki savaşı kaybetmek üzere olan

bir ordunun komutanı yeniden askerlerinin başına

dönmüş gibi herkes rahatlıyordu.

Çünkü kalıpçı gelmezse beton dökülemeyecek,

inşaat bir adım daha ilerlemeyecekti.

Kalıp işi bitti, bu defa duvarcı beklenmeye başlandı.

Duvarcı iki gün çalıştı, bir hafta ortadan kayboldu.

“Duvarcı nerede?”

“Hasta olmuş.”

“Düğünü varmış.”

“Taziyeye gitmiş.”

“Başka yerde işi varmış.”

Haftalar sonra geldiğinde site sakinleri yine bayram etti.

Oysa çalışan işçinin parasını veren site sakinleriydi.

Kullanılan malzemenin parasını veren yine onlardı.

Yapılan ev de kendilerinindi.

Buna rağmen usta geldiğinde herkes saygıyla karşılıyor:

“Ustam hoş geldin.”

“Ustam bir ihtiyacın var mı?”

“Ustam öğlen ne yiyelim?”

diye gönlünü hoş tutmaya çalışıyordu.

Çünkü herkesin aklında aynı korku vardı:

“Ya usta kırılır da işi bırakırsa?”

Her Usta Bir Öncekini Suçladı

Duvarcı işi bitirdi, sıvacı geldi.

Sıvacı duvarları görünce:

“Bu duvarcı düzgün çalışmamış.”

“Duvarlar eğri.”

“Benim işim çok zor.”

“Bu şekilde çalışamam.”

demeye başladı.

Bir süre sonra sıvacı da ortadan kayboldu.

O da hastalandı.

Onun da taziyesi çıktı.

Onun da düğünü oldu.

Onun da başka şantiyede işi vardı.

Sıva tamamlandı, bu defa boyacı geldi.

Boyacı sıvacının işini beğenmedi.

“Duvarlar düzgün değil.”

“Ben burada çok macun kullanırım.”

“Bu işin fiyatı değişir.”

“Bu paraya yapamam.”

diyerek ekstra ücret istemeye başladı.

Boyacı elektrikçiyi bekledi.

Elektrikçi boyacıyı bekledi.

Fayansçı sıvacıyı bekledi.

Mobilyacı fayansçıyı bekledi.

Demirci ölçü aldı, aylarca gelmedi.

Her usta kendi işinin diğerinden sonra

yapılması gerektiğini söyledi.

Sonunda herkes birbirini bekledi ama inşaat ilerlemedi.

Müteahhit Nerede?

Bütün bunlar yaşanırken müteahhit şantiyede neredeydi?

Çoğu zaman ortada yoktu.

Telefonla ulaşıldığında:

“Ben ustayla konuştum.”

“Yarın gelecek.”

“Malzeme siparişi verildi.”

“İşler kontrol altında.”

deniliyordu.

Ancak gerçekte işi takip edenler

site sakinlerinden duyarlı iki veya üç kişiydi.

Onlar kalıpçıyı aradı.

Onlar sıvacıyı takip etti.

Onlar boyacıyla konuştu.

Onlar elektrikçiye ulaştı.

Onlar demircinin peşinden koştu.

Onlar mobilyacıyı bekledi.

Onlar doğalgazcıyla pazarlık yaptı.

Onlar gecesini gündüzüne kattı.

Müteahhit ise aldığı yüzdelik ücretin karşılığında

yapması gereken işi,

çoğu zaman site sakinlerinin üzerine bıraktı.

Usta Gelince Bayram Havası

Ustalardan herhangi biri şantiyeye geldiğinde,

bina sakinleri sanki çok önemli bir devlet büyüğü

gelmiş gibi karşılamaya başladı.

“Ustam hoş geldin.”

“Allah razı olsun.”

“Eline sağlık.”

“İyi ki geldin.”

İşin en acı tarafı ise kimsenin aslında

yapılan işten memnun olmamasıydı.

Fakat evlerinin yarım kalmasından

korktukları için herkes memnunmuş gibi davranıyordu.

Ustaya kızamıyordu.

Müteahhide söz söyleyemiyordu.

Eksik işi yüksek sesle dile getiremiyordu.

Çünkü en küçük tartışmada:

“Ben bu işi bırakıyorum.”

sözüyle karşılaşmaktan korkuyordu.

İnsanlar kendi paralarıyla yaptırdıkları evlerinde,

ücretini kendilerinin ödediği işçilerin önünde

adeta el pençe divan duruyordu.

İş Güvenliği İçin Eller Semada

Dış cephe ve yalıtım işleri başladığında

bu defa iş güvenliği kaygısı ortaya çıktı.

Bazı şantiyelerde gerekli tedbirler

son derece yetersizdi.

İşçiler yüksek katlarda çalışırken site sakinleri

ellerini açıp dua etmeye başladı:

“Allah’ım, hiçbir işçi düşmesin.”

“Kimsenin burnu kanamasın.”

“İnşaat geç bitsin ama kimseye bir şey olmasın.”

Çünkü meydana gelebilecek bir iş kazası

hem vicdani hem hukuki

hem de maddi açıdan bütün süreci

daha da içinden çıkılmaz hâle getirecekti.

Binalarda Hırsızlık

Yerinde dönüşüm sürecinde

vatandaşın müteahhit, usta,

malzeme ve para sıkıntısıyla verdiği mücadele

yetmezmiş gibi bir de hırsızlık vakaları başladı.

İnşaatın daha ilk aşamalarında

bina sakinlerinin telefonları acı acı çaldı:

“Bizim binadaki demirler çalınmış!”

Herkes büyük bir telaşla birbirini aradı.

“Nasıl çalınmış?”

“Kim girmiş?”

“Binanın bekçisi yok mu?”

Müteahhit ise her zamanki sakinliğiyle:

“Hiç canınızı sıkmayın, hallederiz inşallah.”

dedi.

Demirler yeniden alındı,

masraf yeniden vatandaşın sırtına yüklendi

ve inşaat kaldığı yerden devam etti.

Bina iskelet hâline geldi.

Duvarlar örüldü.

Elektrik tesisatı çekildi ve kablolar yerlerine döşendi.

Tam işler yoluna giriyor derken

ikinci bir acı telefon geldi:

“Binanın elektrik kabloları çalınmış!”

Binada yine büyük bir kaos başladı.

Site sakinleri birbirini aradı.

Müteahhit arandı.

Elektrikçi arandı.

Bekçi arandı.

Herkes birbirine aynı soruyu sordu:

“Yahu, bizim binanın bekçisi yok mu?”

Elbette vardı.

Üstelik bazen gece ve gündüz olmak üzere

iki vardiya bekçi çalıştırılıyor,

bunun karşılığında her ay iki asgari ücret

tutarında ödeme yapılıyordu.

Ancak bekçi geceleri uyuyor,

gündüzleri ise çoğu zaman ortalıkta görünmüyordu.

Şantiyenin bir tarafından giren,

diğer tarafından çıkan kontrol edilmiyordu.

Bekçi kulübesinde telefonuyla vakit geçirirken

hırsızlar binanın etrafında cirit atıyordu.

Kablolar yeniden alındı.

Elektrikçi yeniden çağrıldı.

Vatandaş yeniden para ödedi.

Fakat hırsızlık burada da bitmedi.

Bir başka gün yine telefonlar çaldı:

“Binanın korkuluk demirlerini götürmüşler!”

“Kabloları yeniden kesmişler!”

Her çalınan malzeme yeni bir masraf,

yeni bir gecikme ve yeni bir tartışma demekti.

Zaten inşaat maliyetinin altında ezilen vatandaş,

bir de hırsızların verdiği zararı

karşılamak zorunda kaldı.

İnşaat artık tamamlanma aşamasına yaklaştı.

Herkes:

“Biraz daha sabredelim,

sonunda evimize kavuşacağız.”

diye düşünürken bu defa acı acı çalan

telefonunun öbür ucundaki komşu;

“Binanın kolektörleri çalınmış!”

Hırsızlar yalnızca kolektörleri

sökmekle kalmamış,

su tesisatını da keserek binayı su altında bırakmıştı.

Müteahhit şantiyeye geldi.

Morali bozuktu.

Ancak asıl morali bozulan site sakinleriydi.

Çünkü her yeni zarar doğrudan

onların cebinden çıkacaktı.

Su, katlara ve dairelere yayıldı.

Yeni yapılan sıvalar ıslandı.

Boyalar kabardı.

Parkeler ve mobilyalar zarar gördü.

Dolaplar şişti.

Duvarların yeniden kuruması beklendi.

Bina günlerce, hatta haftalarca havalandırıldı.

Tamamlanan işlerin bir kısmı

yeniden sökülüp yapıldı.

İnşaat yalnızca maddi olarak değil,

zaman açısından da geriye gitti.

Site sakinleri bir kez daha para toplamak,

usta çağırmak ve zarar gören yerleri

tamir ettirmek zorunda kaldı.

Bina kurutuldu.

Hasarlar yeniden giderildi.

Boyalar tekrar yapıldı.

Mobilyalar onarıldı.

Kolektörler yeniden takıldı.

İnşaatın artık son aşamasına gelindi

ve dairelerin muslukları monte edildi.

Herkes taşınacağı günü konuşurken

bir başka acı telefon geldi:

“Binanın muslukları çalınmış!”

Artık insanların söyleyecek sözü kalmadı.

Haberi alan her komşu

ve her ev halkı aynı soruyu sordu:

“Bizim binanın bekçisi yok mu?”

Cevap yine aynıydı:

“Var…”

Peki, bekçi neredeydi?

Bekçi uyuyordu.

Ya da şantiyenin bir köşesinde

telefonuyla ilgileniyordu.

Binaya girip çıkanları kontrol etmiyor,

geceleri binanın çevresinde devriye gezmiyordu.

Bazı site sakinleri haklı olarak:

“Bu bekçiyi çıkaralım Çalınan malzemelerin

Masraflarını bekçiden alalım.

Birde Görevini yapmıyorsa neden para ödüyoruz?”

dendi.

Fakat bu defa başka komşular devreye girdi:

“Bekçi gariban bir adam.”

“Çoluğu çocuğu var.”

“Zaten aldığı para ne kadar?”

Ödetsek verecek parası yok

“İşten çıkarırsak ne yapacak?”

Elbette kimse bir insanın

ekmeğiyle oynamak istemez.

Kimse dar gelirli bir çalışanı

mağdur etmek istemez.

Ancak vatandaşın da yıllarca çalışarak

biriktirdiği paranın hırsızlara teslim

edilmesine göz yummak mümkün değildir.

Bekçilik yalnızca şantiyede bulunmak değildir.

Bekçilik; sorumluluk almak,

çevreyi kontrol etmek,

gece devriye gezmek ve vatandaşın

emanet ettiği malzemeleri korumaktır.

Görev yapılmıyorsa ödenen paranın da

verilen emeğin de hiçbir anlamı kalmaz.

Sonunda Site Sakinleri Nöbet Tutuyor

Yerinde dönüşüm sürecindeki bu acı tablo

en sonunda inanılmaz bir noktaya ulaştı.

Site toplantısında şu teklif yapıldı:

“Arkadaşlar, bina artık bitmek üzere.

Yeni bir hırsızlık yaşamamak için her site sakini

sırayla bir gece nöbet tutsun.”

Düşünebiliyor musunuz?

Bekçiye her ay ücret ödemiş.

Ancak sonunda kendi binasını

hırsızlardan koruyabilmek için

gece nöbeti tutmak zorunda kalmıştı.

Gündüz işine giden memur…

Gece vardiyasından çıkan işçi…

Yaşlı insanlar…

Sağlık sorunları bulunanlar…

Çoluk çocuk sahibi aileler…

Herkes sırayla henüz tamamlanmamış

binanın başında beklemeye başladı.

Bir yandan inşaatın tamamlanması için

para yetiştirirken bir yandan da

hırsızlara karşı nöbet tuttu.

Yerinde dönüşüm sürecinde yaşanan müteahhit,

usta, ödeme ve malzeme sorunlarına

bir de hırsızlık vakaları eklendi.

Demiri çalınan…

Kablosu sökülen…

Kolektörü götürülen…

Musluğu yerinden çıkarılan…

Su basan binasını yeniden tamir ettirmek

zorunda kalan vatandaş,

artık neye üzüleceğini şaşırdı.

Deprem vurdu.

Maliyet artışı vurdu.

Müteahhidin ihmali vurdu.

Ustanın mazereti vurdu.

Ödeme yapmayan komşunun yükü vurdu.

Yetmezmiş gibi bir de hırsızlar vurdu.

Bu hırsızlık vakaları,

yerinde dönüşüm yaptıran vatandaşların

hafızasına unutulmayacak

acı hatıralar olarak kazındı.

Çünkü vatandaş yalnızca

yeni bir bina yaptırmaya çalışmadı.

Parasını, emeğini, malzemesini korumak için geceleri

bekçilik yaparak zorunda kaldı.

Malzeme Kalitesi Tartışmaları

Bir başka sorun da kullanılacak malzemelerde yaşandı.

Vatandaş daha kaliteli bir ürün istediğinde:

“Markaya aldanmayın.”

“Bu da aynı kalitede.”

“Ben yıllardır bunu kullanıyorum.”

“Diğerinin sadece ismi var.”

denildi.

Bazen müteahhidin önceden satın aldığı

veya deposunda bulunan malzemeler vatandaşa dayatıldı.

Vatandaş daha iyisini

istediğinde ise fiyat farkı çıkarıldı.

Kendi parasıyla ev yaptıran vatandaş,

hangi malzemenin kullanılacağı

konusunda bile sürekli mücadele etmek zorunda kaldı.

Mobilyacı, Demirci, Elektrikçi…

İnşaatın sonuna yaklaşıldığında

herkes rahatlayacağını sandı.

Oysa asıl karmaşa bu aşamada başladı.

Mobilyacı:

“Boyacı bitirmeden gelemem.”dedi.

Boyacı:

“Elektrikçi işini bitirmedi.”dedi.

Elektrikçi:

“Mobilyacı montaj yapsın, sonra gelirim.”dedi.

Demirci ölçü aldı, haftalarca telefonlara cevap vermedi.

“Yarın geleceğim.” dedi, iki ay gelmedi.

Telefon açıldığında cevap vermedi.

Mesajlara dönmedi.

Fakat şantiyeye geldiği gün yine herkes:

“Ustam hoş geldin.”

“Ustam eline sağlık.”

diyerek karşılamak zorunda kaldı.

Çünkü site sakinlerinin amacı

tartışmak değil, bir an önce evlerine kavuşmaktı.

Bahçe ve Ortak Alanlar Sahipsiz Kaldı

Bina neredeyse tamamlandığında

bu defa bahçe düzenlemesi,

çevre duvarı, otopark,

peyzaj ve ortak alanlar gündeme geldi.

Müteahhit:

“Benim görevim binayı bitirmek.”

“Bahçe düzeni sözleşmede yok.”

“Çevre duvarına gerek yok.”

“Bu çok masraflı olur.”demeye başladı.

Her masraftan kaçılmaya çalışıldı.

Oysa vatandaş yalnızca dört duvar istemiyordu.

Yaşanabilir, güvenli,

düzenli ve tamamlanmış bir site istiyordu.

Fakat müteahhit, kendi cebinden

daha az para çıkması için

her kalemi gereksiz göstermeye başladı.

Vatandaş:

“Şunu da yapalım.”

dediğinde cevap hazırdı:

“Ben bu işten zaten zarar ediyorum.”

Peki, gerçekten zarar mı ediyordu?

Ayda yüz binlerce lira kazanan,

bazı projelerde aylık geliri bir milyon lirayı geçen

bir müteahhit bu kazancı neden küçümsüyordu

Cumhurbaşkanının iki katı kadar maaş alan ,

Devletin bakanın ikibuçuk katı,

Dört vali,

Beş Kaymakam,

On Öğretmen maaşı alan ve birçok memurun,

aylarca çalışarak kazanamayacağı parayı

bir ayda, sadece günde yarım saat inşaatı gezerek,

sürekli zarar ettiğini söylemesi,

vatandaşta ciddi bir hayal kırıklığı oluşturuyordu.

Parasını Ödemeyenler de Süreci Aksattı

Elbette sorun yalnızca

müteahhitlerden ve ustalardan kaynaklanmadı.

Site sakinleri arasında ödemesini

düzenli yapanların yanında,

ödeme yapmayan veya sürekli erteleyenler de oldu.

Herkes parasını yatırdı,

iki veya üç kişi yatırmadı.

“Neden ödemiyorsun?”

“Çocuğum okuyor.”

“Arabayı satacağım.”

“Param kalmadı.”

“Biraz daha bekleyin.” denildi.

İki kişinin ödememesi bütün binanın işini durdurdu.

Müteahhit ise bunu gerekçe göstererek:

“Ödemeler düzenli yapılmıyor.”

“Para olmadığı için ustayı getiremiyorum.”

demeye başladı.

Parasını zamanında ödeyen vatandaş,

ödeme yapmayan komşusunun

yükünü de taşımak zorunda kaldı.

Bu nedenle yerinde dönüşüm sürecinde

yalnızca müteahhitlerin değil,

hak sahiplerinin de üzerlerine düşen

mali sorumluluğu zamanında yerine getirmesi gerekir.

Elektrikçi Gelince Ülke Kurtulmuş Gibi

İşin sonuna doğru elektrikçi şantiyeye geldiğinde,

site sakinleri için adeta büyük bir olay yaşanıyordu.

Elektrikçi arabasından ağır ağır iner.

Şantiyeye ciddi ve vakarlı adımlarla girer.

Herkes yanına yaklaşır:

“Ustam nasılsın?”

“Ne zaman bitiriyoruz?”

“Eline sağlık.”

Elektrikçi sanki ülkeyi kurtarmış gibi karşılanır.

Oysa yaptığı işin parasını yine

site sakinleri vermektedir.

Aynı durum doğalgazcı,

mobilyacı,

demirci ve boyacı için de geçerlidir.

İnsanlar yalnızca evleri bitsin diye

bütün kırgınlıklarını içine atar.

Eksik işlere ses çıkarmaz.

Yanlış yapılan yerleri görmezden gelir.

Çünkü artık yorulmuşlardır.

Konteyner hayatından, kiradan,

belirsizlikten, t

oplantılardan,

telefon görüşmelerinden ve bitmek bilmeyen

mazeretlerden bıkmışlardır.

Tek istekleri bir an önce evlerine taşınmaktır.

Ev Teslim Edildi, Sorunlar Bitmedi

Nihayet bina tamamlanır ve vatandaş evine taşınır.

Herkes derin bir nefes alacağını düşünür.

Fakat bu defa eksikler konuşulmaya başlanır.

“Musluk yanlış takılmış.”

“Kapı tam kapanmıyor.”

“Fayans eğri döşenmiş.”

“Giderin eğimi verilmemiş.”

“Yağmur suyu içeri giriyor.”

“Demir korkuluk düzgün yapılmamış.”

“Dış cephede çatlak var.”

“Boyalar kabarıyor.”

“Dolap kapakları oturmuyor.”

“Yalıtım eksik yapılmış.”

Bina bittikten sonra herkes

gerçek düşüncesini söylemeye başlar:

“Müteahhit bizi mağdur etti.”

“Sucu işini düzgün yapmadı.”

“Boyacı işi baştan savma yaptı.”

“Mobilyacı eksik malzeme kullandı.”

“Elektrikçi tesisatı yanlış çekti.”

Oysa inşaat sürerken kimse

yüksek sesle konuşamamıştır.

Çünkü herkes binanın yarım kalmasından korkmuştur.

Hepimiz Aynı Sorunu Yaşıyoruz

İşin en acı tarafı şudur:

Elektrikçi de kendi evini yerinde dönüşümle

yaptırırken aynı sorunları yaşıyor.

Sucu da aynı sorunlarla karşılaşıyor.

Boyacı da kendi binasında ustanın peşinden koşuyor.

Kalıpçı da başka bir müteahhit

tarafından mağdur ediliyor.

Mobilyacı da kendi evinde,

Elektirikçi ile sorun yaşıor.

Herkes kendi işinde başkasını oyalıyor,

fakat kendi işi olduğunda

aynı mağduriyetten şikâyet ediyor.

Biz gerçekten birbirimize kötülük etmek için

yarışır hâle mi geldik?

Bir kişinin yıllarca çalışarak biriktirdiği parayı,

yalnızca daha fazla kazanmak uğruna

değersiz görmek ne kadar doğru?

Depremde zaten her şeyini kaybetmiş bir vatandaşı

bir de inşaat sürecinde

mağdur etmek hangi vicdana sığar?

İşini Dürüst Yapanları Tenzih Ediyorum

Elbette bütün müteahhitleri,

ustaları ve taşeronları aynı kefeye koymak

doğru değildir.

İşini namusuyla yapan,

aldığı paranın hakkını veren,

gece gündüz çalışan,

vatandaşın derdini kendi derdi gibi gören

müteahhitlerimiz de vardır.

Söz verdiği tarihte işi teslim eden ustalarımız vardır.

Kaliteli malzeme kullanan,

eksik işi tamamlayan,

vatandaşın telefonuna cevap veren insanlar vardır.

Onları özellikle tenzih ediyorum.

Bu yazının amacı,

işini dürüst yapan insanları zan altında bırakmak değildir.

Ancak birkaç kişinin yanlışının binlerce

insanı mağdur ettiği gerçeğini de görmezden gelemeyiz.

Devlet Gereğini Yaptı

Devletimiz depremden sonra büyük bir sorumluluk üstlendi.

Konutlar yaptı.

İş yerleri yaptı.

Köy evleri yaptı.

Yerinde dönüşüm için hibe ve kredi desteği sağladı.

Altyapı çalışmalarını yürüttü.

Vatandaşa yeniden ayağa kalkabilmesi için

önemli imkânlar sundu.

Vatandaş da yılların birikimini ortaya koydu.

Kimi emekli ikramiyesini verdi.

Kimi arabasını sattı.

Kimi borçlandı.

Kimi çocuğunun eğitiminden,

düğününden ve geleceğinden fedakârlık yaptı.

Kimi yurt dışında çalışarak kazandığı

bütün parayı evine yatırdı.

Peki, bazı müteahhitler ne yaptı?

Vatandaşın parasını gerçekten emanet gibi mi gördü?

Aldığı ücretin karşılığında

sorumluluğunu yerine getirdi mi?

Şantiyenin başında durdu mu?

İşi zamanında bitirdi mi?

Kaliteli malzeme kullandı mı?

Ustaları düzenli takip etti mi?

Vatandaşın gecesini gündüzüne katarak

biriktirdiği parasının hakkını verdi mi?

Yerinde Dönüşüm Daha Sıkı Denetlenmeli

Yerinde dönüşüm doğru ve gerekli bir projedir.

Ancak bu kadar büyük paraların döndüğü,

yüzlerce insanın ortak hareket etmek zorunda kaldığı

bir sistem yalnızca vatandaş ile

müteahhidin arasına bırakılamaz.

Müteahhitlerin mali yeterlilikleri

daha sıkı incelenmelidir.

Alınan peşin paraların

başka amaçlarla kullanılmasının önüne geçilmelidir.

Ödemeler doğrudan müteahhidin tasarrufuna bırakılmamalı,

yapılan iş oranında ve denetim sonucunda aktarılmalıdır.

Şantiyelerde bağımsız teknik denetim artırılmalıdır.

İş güvenliği kuralları tavizsiz uygulanmalıdır.

Şantiyelerde güvenlik ve bekçilik hizmetleri

göstermelik olmaktan çıkarılmalı,

etkin şekilde denetlenmelidir.

Sözleşmeler açık,

anlaşılır ve yaptırımı güçlü olmalıdır.

İşi yarım bırakan,

vatandaşın parasını başka alanlarda kullanan

ve sözleşmeye aykırı davranan kişiler için

ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.

Çünkü burada kaybedilen yalnızca para değildir.

İnsanların zamanı, huzuru,

sağlığı,

aile düzeni ve güven duygusu da kaybolmaktadır.

Son Söz

6 Şubat depremleri hepimize büyük acılar yaşattı.

Devletimiz, milletimiz ve hayırseverlerimiz

yaraları sarmak için büyük bir mücadele verdi.

Vatandaş elindeki son imkânı ortaya koydu.

Komşular defalarca bir araya geldi.

Duyarlı birkaç insan gecesini gündüzüne kattı.

Ustaların peşinden koştu.

Ödeme topladı.

Sorun çözdü.

Binanın tamamlanması için

elinden gelen her şeyi yaptı.

Fakat bazı müteahhitler ve bazı ustalar,

bu büyük acının gerektirdiği

vicdani ve ahlaki sorumluluğu göstermedi.

Şunu artık açıkça söylemek gerekir:

Depremzedeye yapılan her yanlış,

sıradan bir ticari anlaşmazlık değildir.

Bu, zaten yaralanmış bir insanın

yarasını yeniden kanatmaktır.

Bu, yılların emeğini değersiz görmektir.

Bu, vatandaşın ,müteahhide,

ustaya ve insana olan güvenini sarsmaktır.

Devlet gereğini yaptı.

Vatandaş üzerine düşeni yaptı.

Duyarlı komşular üzerine düşeni yaptı.

Peki ya bazı müteahhitler ,ustalar?

Onlar gerçekten gereğini yaptı mı?

Yoksa depremzedelerin acısını,

çaresizliğini ve mecburiyetini

yeni bir kazanç kapısı olarak mı gördü?