Bir milletin en saf hâli, felaket günlerinde ortaya çıkar. Deprem olduğunda insanlar yalnızca evlerini değil; evlatlarını, anne babalarını, umutlarını ve hatıralarını da toprağın altında bırakırlar. Böyle zamanlarda millet olmanın manası, acıyı paylaşmak ve yarayı birlikte sarmaktır. Kimisi cebindeki son parayı bağışlar, kimisi bileğindeki altını çıkarır, kimisi sıcak bir çorba, bir battaniye, bir dua ulaştırır. Çünkü bilir ki bugün onların başına gelen, yarın kendisinin de başına gelebilir.

Fakat ne yazık ki insanlığın en yüce duygularının yanında, ahlâkın en dip noktasına düşebilen kimseler de vardır.

Depremzedeler için toplanan milyonlarca lirayı zimmetine geçirip kumar masalarında heba edenler, yalnızca para çalmamışlardır. Onlar, enkaz altında yardım bekleyen bir çocuğun umudunu çalmışlardır. Soğukta titreyen yaşlının battaniyesini, yetimin ekmeğini, dulun ilacını ve milletin birbirine duyduğu güveni de çalmışlardır.

Hırsızlığın birçok çeşidi vardır; fakat bazı hırsızlıklar vardır ki kasadan değil, vicdandan yapılır. Depremzedeye emanet edilen yardım parası, sıradan bir servet değildir. O para, insanların gözyaşlarıyla yoğrulmuş bir emanettir. İçinde alın teri vardır, sadaka vardır, zekât vardır, emeklinin kıstığı lokması, öğrencinin harçlığından ayırdığı üç beş kuruş vardır. O paraya uzanan el, aslında bütün bir milletin vicdanına uzanmıştır.

Kumar masasında kaybedilen her kuruş, sadece bir mali suç değildir; aynı zamanda insanlık onuruna vurulmuş bir darbedir. Çünkü kumarda kaybedilen o para, aslında bir çadırın kurulmasını, bir çocuğun eğitimini, bir hastanın tedavisini, bir ailenin yeniden ayağa kalkmasını engellemiştir. Kumar masasındaki zarların sesi, belki de enkaz başında yardım bekleyen insanların feryadını bastırmıştır.

Böyle bir fiili işleyen kimseler için "yanlış yaptılar" demek kifayetsiz kalır. Bu davranış; emanete ihanetin, vicdansızlığın, sahtekârlığın ve ahlâkî çöküşün en ağır örneklerinden biridir. Çünkü insan, başkasının malını çalabilir; fakat afet mağdurunun hakkını çalmak, kötülüğün daha derin bir merhalesidir. Zira burada yalnızca hukuk değil, merhamet de öldürülmektedir.

İslâm ahlâkında emanet kutsaldır. Kur'ân-ı Kerîm'de, "Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder..." (Nisâ, 4/58) buyurulmuştur. Resûlullah (sav) ise, "Emaneti olmayana iman yoktur." buyurarak emanet şuurunu imanın ayrılmaz bir parçası olarak göstermiştir. Depremzedeler adına toplanan yardım paraları da işte böyle bir emanettir. Bu emaneti şahsî hırslarına kurban edenler, yalnızca kanun önünde değil; vicdan ve ilâhî adalet huzurunda da ağır bir sorumluluğun altındadır.

Toplumları ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir; güven duygusudur. İnsanlar yaptıkları bağışın gerçekten ihtiyaç sahiplerine ulaştığına inanırlarsa yardımlaşma büyür. Fakat birkaç sahtekârın ihaneti, milyonlarca dürüst insanın yardım etme arzusunu da

yaralayabilir. İşte bu yüzden bu tür suçların zararı, çalınan para miktarından çok daha büyüktür. Onlar yalnızca kasaları değil, güveni de boşaltırlar.

Bugün mesele birkaç milyon liranın kumarda kaybedilmesi değildir. Asıl kayıp, insanlığın yüzüne sürülen kara lekedir. Bir toplum, felaketin ardından evlerini yeniden yapabilir; yollarını, köprülerini ve şehirlerini yeniden inşa edebilir. Fakat güven yıkıldığında onu yeniden kurmak çok daha uzun yıllar alır.

Hiç kimse, depremzedelerin gözyaşları üzerinden servet kurmaya, insanların merhametini kendi ihtiraslarına sermaye yapmaya hak sahibi değildir. Böyle bir ahlâksızlık karşısında sessiz kalmak, kötülüğün cesaretini artırmaktan başka bir işe yaramaz. Hukuk gereken cezayı vermeli; toplum da emanete ihanet edenleri vicdanında mahkûm etmelidir.

Çünkü bir millet, ancak emanetine sahip çıktığı ölçüde büyük kalabilir. Merhameti sömürenler ise, kazandıklarını sandıkları her şeyle birlikte önce insanlıklarını, sonra da itibarlarını kaybetmeye mahkûmdurlar.