Adıyaman, öyle bir şehirsin ki kimi zaman hatıraların kapısını çalar, kimi zaman insanın yüreğinde sakladığı bir sızıya dokunursun…

Her köşesinde ayrı bir hikâye saklayan, sokaklarında geçmişin izlerini taşıyan şehirler vardır. İnsan bazen o şehirlerde yalnızca geçmişini değil, geçmişte bıraktığı kendisini de arar.

Adıyaman sokaklarında Adıyaman’ı aradım…

Yıllar sonra yeniden yürüdüm sokaklarında. Bir zamanlar gözlerimi kapatsam bile yolunu bulabileceğim caddelerinden geçtim. Her köşesinde bir hatıram, her sokağında bir çocukluğum, her duvarında geçmişimden bir iz vardı. En azından öyle sanıyordum.

Oysa ne sokaklar bıraktığım sokaklardı ne de ben o sokaklarda bıraktığım bendim artık.

Yürüdüm…

Bir zamanlar koşarak geçtiğim yollardan ağır ağır geçtim. Gözlerim aşina bir yüz, bildik bir dükkân, eski bir kapı, bir zamanlar önünde durup soluklandığımız bir duvar aradı. Sanki biraz dikkatli baksam, bir köşe başından eski bir dost çıkacak, bir dükkânın önünde tanıdık bir ses duyacak, yıllar önce yarım bıraktığımız bir sohbetin tam ortasına düşecektim.

Olmadı.

Sokaklar vardı ama hatıralarımın sığındığı yerler yoktu. Binalar vardı ama ruhumu dinlendiren o eski sıcaklık eksilmişti. İnsanlar gelip geçiyordu ama kalabalıkların arasında tanıdık bir yalnızlık dolaşıyordu.

Adıyaman sokaklarında Adıyaman’ı aradım…

Belki bir dut ağacının gölgesinde bulurum diye düşündüm eski Adıyaman’ı. Hani yaz günlerinde gölgesine sığındığımız, dallarından dökülen dutları topladığımız o günleri… Belki bir sokak arasında çocukların sesini duyarım, bir köşeden top peşinde koşan çocuklar çıkar, bir evin penceresinden annelerin çağrısı yükselir diye bekledim.

“Akşam oldu, eve gel!”

Ne güzel bir sesti o. Şimdi ne çok şey anlatıyor insana…

Bir zamanlar akşam olunca eve çağrılan; Çağrıyı duyduğumuzda “Çağala, herkes evine dağıla” diyerek melodiyle dağılan çocuklardık. Şimdi yıllar geçip de o evlerin, o seslerin, o insanların yokluğuyla baş başa kalınca anlıyoruz; meğer özlediğimiz yalnızca çocukluğumuz değilmiş. Bizi biz yapan hayatın kendisiymiş.

Komşulukmuş özlediğimiz. Kapıların rahatça çalınabildiği, bir tabak yemeğin bahanesizce paylaşıldığı, bir acının bütün mahalleye yayıldığı, bir sevincin herkese bulaştığı günlermiş… İnsanların birbirini tanıdığı, selamın bir nezaket sözcüğünden ibaret olmadığı, hatır sormanın gerçekten merak etmek anlamına geldiği o güzel zamanlarmış.

Sahi birbirimize bu kadar yakınken nasıl bu kadar uzaklaştık?

Şehirler büyürken biz neden küçüldük? Binalar yükselirken gönüllerimiz neden birbirinden uzaklaştı? Yeni yollar açılırken birbirimize giden yollarımızı nasıl kaybettik?

Bu sorularla yürüdüm Adıyaman sokaklarında.

Bir zamanlar adımlarımı ezbere bilen sokaklarda, şimdi kendimi bir yabancı gibi hissettim. Yabancı olduğum şehir değildi aslında. Yabancılaştığım, geçmişimle bugünüm arasındaki o büyük mesafeydi.

Çünkü insan bir şehri yalnızca sokaklarından, binalarından tanımaz. Bir fırından yükselen ekmek kokusuyla, bir kahvenin önündeki sandalyelerle, sabahın erken saatlerinde kepenk açan esnafla, akşamüstü kapı önüne çıkan komşularla tanır.

Bir şehri, içinde biriktirdiği insanlarla tanır.

O insanlar gidince, o mekânlar değişince, o sesler sustuğunda geriye yalnızca sokaklar kalır. Sokaklar aynı adı taşısa da artık aynı hikâyeyi anlatmaz.

Adıyaman sokaklarında Adıyaman’ı aradım…

Çarşısında aradım. Eski dükkânların yerinde, ekmek kuyruğunda beklediğim fırınlarda, yıllarca aynı tezgâhın arkasında duran esnafın yüzünde, alışverişin ötesinde kurulan dostluklarda aradım. Bir şey almak için değil, iki çift laf etmek için uğradığımız dükkânları hatırladım.

Bir selamın, bir hal hatır sormanın alışverişten daha kıymetli olduğu zamanları…

Sonra durdum.

Bir zamanlar bildiğim yerlerin önünde durdum. Hafızamda hâlâ capcanlı duran görüntülerle karşımdaki manzarayı yan yana koymaya çalıştım. Bir türlü örtüşmedi.

İşte o an anladım ki ben yalnızca eski sokakları aramıyordum. Ben o sokaklarda yaşayan insanları, o insanların kurduğu hayatı, o hayatın içindeki sevdiklerimi, kendimi arıyordum.

Belki de en çok kendimi özlemiştim.

Daha telaşsız olduğum, yarınları bugünkü kadar ağır taşımadığım, bir dostun kapısını çalmanın mutluluk sayıldığı, küçük şeylerle mutlu olabildiğim günlerdeki kendimi…

Bir şehrin sokaklarında yürürken insanın kendi geçmişine rastlaması ne güzel şeymiş. Peki, ya aradığını bulamamak?

İşte o zaman her adım biraz daha ağırlaşıyor. Her köşe biraz daha sessizleşiyor. İnsan, kalabalıkların ortasında kendi hatıralarıyla baş başa kalıyor.

Ve özlem, bir duygu olmaktan çıkıp insanın içine yerleşiyor.

Adıyaman’ın başına gelen büyük felaketin ardından bu his daha da derinleşti. Kaybettiklerimiz yalnızca evlerimiz, dükkânlarımız, sokaklarımız değildi. Birlikte yaşadığımız günlerden de parçalar koptu. Hatıralarımızın mekânları dağıldı; nice insanımızın sesi, nice evimizin ışığı, nice sokağımızın neşesi eksildi.

Şimdi yeniden kurulan bir şehre bakıyoruz. Yeni binalar yükseliyor, yeni yollar açılıyor, hayat bir şekilde devam etmeye çalışıyor.

Ama insanın içinde bir soru kalıyor:

Bir şehri yeniden yapmak, onu yeniden yaşatmaya yeter mi?

Elbette evler yapılmalı, yollar düzeltilmeli, çarşılar kurulmalı. İnsanlar güvenli yuvalarına kavuşmalı. Fakat bütün bunların yanında şehrin hafızası da korunmalı. İnsanların birbirine bağlandığı değerler, eski Adıyaman’ın kültürü, mahalle hayatı, komşuluk ilişkileri ve o kendine özgü şehir ruhu da yeniden yaşatılmalı.

Öyle değil mi?

Çünkü bir şehri yalnızca betonla ayağa kaldıramazsınız. Bir şehri asıl ayağa kaldıran, insanlarının o şehre duyduğu sahiplenme ve o şehirde yeniden bir gelecek kurabileceğine olan inancıdır.

Adıyaman’ın ihtiyacı yalnızca yeni binalar değil; aynı zamanda geçmişiyle bağını koparmayan, insanını unutmayan, kültürünü yaşatan, çocuklarına hatırlanmaya değer hatıralar bırakabilen bir şehir olmaktır.

Adıyaman sokaklarında yürürken biraz da bunu düşündüm.

Eski Adıyaman’ı olduğu gibi geri getiremeyeceğimizi biliyorum. Zamanı geriye çeviremeyiz. Kaybettiklerimizi, yitirdiğimiz yılları, bir daha yaşanmayacak günleri geri getiremeyiz.

Ama geçmişimizi hatırlayabiliriz. Hatıralarımızı yaşatabiliriz.

Eski güzelliklerimizin kıymetini anlayabilir, kalan izlerini koruyabilir, yeni nesillere anlatabiliriz. Şehrin yalnızca görüntüsünü değil, karakterini de yeniden inşa edebiliriz.

Yeter ki Adıyaman’ı sadece üzerinde yaşadığımız bir yer olarak görmeyelim. Onu ortak hatıralarımız, kültürümüz, insanlarımız ve geleceğe taşıyacağımız değerlerimiz olarak kabul edelim.

Çünkü hafızasını kaybeden şehir, zamanla insanını da kendisine yabancılaştırır.

Ve insan, bir gün doğduğu şehrin sokaklarında yürürken kendisine şu soruyu sorar:

“Benim bildiğim Adıyaman nerede?”

İşte ben o soruyla dolaştım sokaklarda.

Bir zamanlar tanıdığım şehri aradım. Çocukluğumun geçtiği mahalleleri, eski çarşının seslerini, komşuların birbirine seslenişini, akşamüstü sokaklara yayılan hayatı aradım. Bir köşede geçmişimden bir parçaya rastlarım umuduyla baktım her yana.

Hala ayakta kalmayı başarabilen mekânlarda o yüzler, o sesler yok artık.

Bazen bir sokak başında durdum, bazen gözlerimi uzaklara çevirdim. Bazen de kimseye belli etmeden iç geçirdim.

Çünkü insanın doğduğu şehri özlemesi başka, doğduğu şehre dönüp de onu bulamaması başkaymış.

Birinde hasret vardır, diğerinde biraz da yas…

Ben bugün Adıyaman sokaklarında ikisini birden yaşadım.

Ve akşam olup da geriye dönerken, aradığım Adıyaman’ı bulamadığımı düşündüm. Sonra anladım ki o Adıyaman, yalnızca eski evlerde, eski sokaklarda, eski dükkânlarda değildi. O, birlikte yaşadığımız günlerde, birbirimize gösterdiğimiz inceliklerde, paylaştığımız sevinçlerde ve acılarda saklıydı.

Belki de onu yeniden bulmak için önce birbirimize dönmemiz gerekiyordu.

Eski Adıyaman’ı ararken yeni Adıyaman’a ne bırakacağımızı düşünmemiz gerekiyordu.

Çocuklarımıza yalnızca yeni binalar değil, güzel hatıralar da bırakmamız gerekiyordu.

Ve bir gün onların da bu sokaklarda yürürken içtenlikle, gururla, sevgiyle şunu söyleyebilmelerini sağlamamız gerekiyordu:

“Burası benim şehrim. Burada benim de bir hikâyem var.”

Benim hikâyem ise biraz buruk, biraz mahzun, biraz da umutlu kaldı.

Adıyaman sokaklarında Adıyaman’ı aradım…

Bulamadım demeye dilim varmıyor. Çünkü hâlâ inanıyorum: Adıyaman’ın bir yerlerinde, bir hatıranın kıyısında, bir insanın yüreğinde, bir köşebaşında, eski günlerden kalma bir selamın içinde yaşıyor aradığım şehir.

Bazı şehirler haritalarda bulunur, bazıları insanın yüreğinde…

Ve insan, yüreğinde kaybettiği şehri bir ömür arar.

Mekânsız kalsa da hatıralar…

…

Adıyaman sokaklarında Adıyaman’ı aradım…

Lisedeki hocalarımızdan Mustafa Zakir Çağlayan, yaklaşık 40 yıl aradan sonra 2021 yılında Adıyaman’ı ziyaret ettiğinde, “Adıyaman sokaklarında Adıyaman’ı aradım” demişti. Bu cümle beni derinden etkilemiş ve o günden beri zihnimin bir köşesinde, yüreğimin bir yerinde hep varlığını korudu.

Fırsat buldukça Adıyaman sokaklarını gezer, geçmişin izlerini ve özlediğim eski Adıyaman’ı ararım. Geçtiğimiz günlerde hocamızın bu anlamlı cümlesi yeniden aklıma düştü. Bir kez daha anladım ki insan bazen doğup büyüdüğü şehirde bile aradığı şehri bulamayabiliyor.

Okuyacağınız “Adıyaman Sokaklarında Adıyaman’ı Aradım” başlıklı yazıyı, üzerimizde emeği bulunan kıymetli hocamız Mustafa Zakir Çağlayan’a duyduğum vefanın ve sokaklarında hâlâ özlediğim Adıyaman’ı aradığım güzel şehrime olan hasretimin bir ifadesi olarak ithaf olsun.