Bir şehrin meselelerini çözmek için evvela onları bilmek gerekir.
Bugünden sonra “Adıyaman’ın sorunlarını bilmeyen var mı?” diye bir soru, tuhaf gelir değil mi?
Çünkü yolların durumunu biliyoruz. Su sorununu, trafiği biliyoruz. Toplu taşımada yaşanan sıkıntıları biliyoruz.
Şehrin tozunu, çamurunu, şehirleşme sorunlarını, hava kirliliğini, altyapıdaki eksiklikleri biliyoruz.
Ekonomik sıkıntıları, işsizliği, göçü, düzensizliği, sosyal hayattaki çözülmeyi biliyoruz. Kültürel yozlaşmayı, turizmdeki sıkıntıları biliyoruz.
Bunları dün de biliyorduk, bugün de biliyoruz.
Dahası, bunları sadece vatandaş bilmiyor; Kurumlar biliyor. Yerel yöneticiler biliyor. Şehrin karar vericileri, siyasileri biliyor.
Hatta o kadar iyi biliyoruz ki aynı meseleleri yıllardır farklı toplantılarda, farklı raporlarda, farklı açıklamalarda benzer cümlelerle tekrar tekrar konuşuyoruz.
Amerika’yı yeniden keşfetmenin anlamı yok.
Peki sonuç?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü artık Adıyaman’ın en büyük meselelerinden biri, sorunlarının bilinmemesi değil; bilinen sorunlarının çözülememesi.
Toplantılar, bilgilendirmeler, raporlar, konuşmalar, basın açıklamaları…
Hepsinde sorunlar sıralanıyor.
Çözüm önerileri, çareler dile getiriliyor.
Sonra?
Bir süre sonra başka bir toplantıda benzer şeyler yeniden konuşuluyor.
Benzer konular yeniden anlatılıyor. Benzer cümleler yeniden kuruluyor. Benzer vaatler yeniden duyuluyor. Benzer sözler yeniden veriliyor.
Ve Adıyaman, bütün bunların sonunda dönüp yine aynı çukura basıyor.
Burada artık insanın aklına şu sorular geliyor:
Biz sorunları çözmek için mi konuşuyoruz, yoksa konuşmuş olmak için mi? Biz günü kurtarmak için mi konuşuyoruz, yoksa şehri daha yaşanılır kılmak için mi?
Çünkü bir şehirde aynı sıkıntı yıllarca gündemde kalıyor, dillerde pelesenk oluyorsa, artık o sıkıntı yalnızca teknik bir mesele değildir.
Mesele, yönetim anlayışı, irade ve çözüm üretme kapasitesi meselesine dönüşür.
Şu bir gerçek:
Bir toplantının başarısı, kaç kişinin katıldığıyla ölçülmez.
Bir raporun değeri, kaç sayfa olduğuyla da ölçülmez.
Bir basın açıklamasının etkisi, ne kadar güzel cümleler kurulduğuyla hiç ölçülmez.
Esas ölçü şudur:
O toplantıdan sonra şehirde ne değişti? Hangi sorun çözüldü? Vatandaşın hayatında ne kolaylaştı? Yıllardır, aylardır konuşulan sorun bugün hâlâ aynı yerde duruyorsa, o kadar konuşmanın şehir açısından ne anlamı var?
Şehir artık, şehrin hayatına dokunan icraat görmeli, sonuç görmeli.
Çünkü şehirde hayat, açıklamalarla yaşanmıyor.
İnsan işe giderken yoldaki çukura, çamura giriyor.
Evinde musluğu açtığında suyu düşünüyor.
Çocuğunu okula gönderirken yolun, trafiğin ve çevrenin güvenliğini düşünüyor.
Toplu taşımaya bindiğinde gideceği yere nasıl ulaşacağını düşünüyor.
Esnaf dükkânını açtığında günün sonunda ne kazanacağını düşünüyor.
Genç, geleceğini burada kurup kuramayacağını düşünüyor.
Vatandaş, hayat standardını nasıl düzelteceğini düşünüyor.
Hatta bu şehirde artık yaşanıp yaşanamayacağını sorguluyor.
Bir şehir sakini, hayatının her alanında karşılaştığı sorunlarla mücadele ederken kendisine sürekli “çalışıyoruz” denilmesini artık yeterli bulmuyor.
Çünkü insanın sabrı da bir kaynaktır.
Ve emin olun, o kaynak da sonsuz değildir.
Şehir adına sorunların yeniden sıralanmasının vakti geçti artık.
Çünkü liste uzayıp gidiyor.
Olması gereken, mevcut listenin karşısına konulacak bir çözüm ve sonuç tablosudur.
Mesela:
Bu sorunu kim çözecek?
İlk adım ne zaman atılacak?
Ne kadar sürede tamamlanacak?
Vatandaş sonucu nerede ve ne zaman görecek?
Bunların cevabı yoksa yapılan açıklamanın halkımız açısından anlamı kalmıyor.
Çünkü artık “Ne yapılacak?” sorusundan çok, “Ne zaman yapılacak?” ve daha mühimi, “Gerçekten yapılacak mı?” sorusu soruluyor.
Bütün bunlar üst üste biriktiğinde ortaya yalnızca “sorunlu bir şehir” çıkmıyor.
Sorunlarıyla yaşamaya alışmak zorunda bırakılan bir şehir çıkıyor.
Bir şehirde sorunların büyümesi kadar tehlikeli başka bir şey daha vardır:
Sorunların normalleşmesi(!).
Çukur normalleşirse, çukur artık sorun olmaktan çıkar.
Su kesintisi normalleşirse, insanlar bidonunu hazır tutmaya başlar.
Trafik normalleşirse, insanlar yola çıkarken “Bugün de böyle” der.
Toz, kir, düzensizlik ve bakımsızlık günlük hayatın sıradan bir parçası hâline gelirse, toplum bir süre sonra itiraz etmekten yorulur.
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü sorunların çözülmemesi bir yana, insanlar sorunlara alışır.
Ve bir şehir için bundan daha ağır bir kayıp düşünülemez.
Belki de en tehlikelisi, insanların bu sorunlara alışmasıdır.
Zira alışkanlık; refleksi, itirazı ve eleştiriyi zayıflatır. Umursamazlığı ve vurdumduymazlığı beraberinde getirir. İnsanlar zamanla şehre karşı hislerini kaybetmeye başlar.
Bilindik bir sözdür:
“Biz yaşadıklarımızı ve bize yaşattıklarınızı biliriz.”
Vatandaş yaşadıklarını bilir.
Şehrin sorunları yıllardır çeşitli ortamlarda ve vesilelerle dile getiriliyor.
Ve şehir konuşuyor.
Şimdi mesele, şehrin konuşup konuşmadığı değil.
Mesele, şehri yönetenlerin bu sesi ne kadar duyduğu ve duyduklarına ne kadar karşılık verdiğidir.
Çünkü bir şehrin sıkıntılarını görmezden gelmek, onları ortadan kaldırmaz.
Aksine, çözülmeyen her sorun başka bir sorunu büyütür.
Biriken her sıkıntı, vatandaşın hayatından biraz daha eksiltir.
Aynı konuları sürekli konuşmak insanı yorar ve yeni bir çözüm üretmez.
Zaman kaybına ve zihinsel yorgunluğa sebep olur.
Ve sonunda şehir yalnızca fiziksel olarak değil, insanların geleceğe dair umudu bakımından da yorulmaya başlar.
Umut yorulur, güven azalırsa şehir de bitap düşer.
Sahi, bir sorun kaç kere gündeme gelmeli ki çözülmeli?
Artık aynı sorunları tekrar tekrar konuşmanın ötesine geçmek zorundayız.
Adıyaman’ın yeni veya tekrar cümlelere değil, yeni başlangıçlara ve yeni sonuçlara ihtiyacı var.
Her fırsatta ifade ettiğimiz gibi; yeni toplantılardan önce eski toplantıların hesabını, yeni raporlardan önce eski raporların sonucunu, yeni vaatlerden önce eski vaatlerin akıbetini konuşmalıyız.
Sorulması gereken soru çok basit:
“Sorunu biliyor musunuz?” değil. Bunu zaten biliyoruz.
Asıl soru şu: “Ne yaptınız?”
Ve ardından: “Ne yapacaksınız?”
Çünkü artık Adıyaman’ın daha fazla açıklamaya değil, açıklamaların hayata geçirilmesine ihtiyacı var.
Bütün bunlar üst üste biriktiğinde ortaya yalnızca “sorunlu bir şehir” çıkmıyor.
Sorunlarıyla yaşamaya alışmak zorunda bırakılan bir şehir çıkıyor.