Eskiden Adıyaman’da kış kapıya gelmeden kış hazırlığı başlardı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz ki hazırlanan sadece kış değildi.

Evler hazırlanırdı. Maskan dediğimiz kilerler hazırlanırdı. Sofralar hazırlanırdı. En önemlisi, insanlar birbirine hazırlanırdı.

O günlerde kışlık hazırlık, bir evin kendi başına yaptığı bir iş değildi. Aile efradının, mahallenin, komşuluğun, akrabalığın ve yardımlaşmanın ortak hikâyesiydi.

Yazın sıcağı henüz dinmemişken kabak ve patlıcanlar oyulmaya başlanırdı. Biberler hazırlanır, ipler gerilir, kurutmalıklar güneşe teslim edilirdi.

Evlerin önünde, damlarda, balkon ve avlularda rengârenk kurutmalıklar belirirdi.

Bir evin önünden geçerken ne hazırlandığını anlardınız.

Salça zamanı başka olurdu. Domatesler doğranır, biberler hazırlanır, kazanlar kurulur, tepsiler güneşe çıkarılırdı. O günlerde salçanın sadece tadı yoktu; Kokusu da vardı.

Ve o koku, bugün bize çocukluğumuzu hatırlatan kokulardan biriydi.

Sonra bulgur zamanı gelirdi.

Arasa’dan alınan buğday kaynatılır, kurutulur, değirmene gönderilirdi. Kaynatılan ve üzerine küncü de konulan bulgur konu komşuya hatta yoldan geçenlere mutlaka ikram edilirdi.

Değirmenden dönen bulgur, kışın sofralarının temel taşlarından biri olur, yarma ve dövmeler hazırlanırdı. Tarhana ve erişteler hazırlanır, turşular kurulurdu.

Kerge vakti (Bağbozumu) geldiğinde ise başka bir telaş başlardı. Üzümler toplanır, şire çıkarılır, pekmez kaynatılırdı. Bastık serilir, kesme hazırlanır, cevizli sucuk yapılırdı.

Kış için yakacak tedariki ve hazırlanması önceden yapılır, bunların odunculara kırdırılması daha ayrı

Bütün bunlar bugün bize sıradan birer yiyecek hazırlığı gibi görünebilir.

Oysa değildi.

Her birinin arkasında bir mevsim, bir emek ve bir insan hikâyesi vardı.

Sanırım asıl mesele de zaten buydu.

Eskiden bir evin kışlığı hazırlanırken, komşunun da eli değiyordu o işe.

Birinin işi varsa yardımına gidiliyordu. Bir kazan kaynıyorsa başında birkaç kişi oluyordu.

Bir evde hazırlık varsa çocuklar da oradaydı. Büyükler çalışıyor, çocuklar izliyor, arada bir şeyler atıştırıyor, azar işitiyor, sonra yine işin başına dönüyordu.

Bugün çocukların, gençlerin dünyasında domates salça olarak doğuyor, bulgur paket içinde geliyor, kurutmalık market rafında bulunuyor.

Biz ise onların geldiği yeri biliyorduk.

Buğdayın tarladan geldiğini... Üzümün bağdan toplandığını... Pekmezin kazanda kaynadığını... Ekmeğin emek istediğini...

Ve sofradaki bir lokmanın arkasında insanların olduğunu...

Belki de bugün kaybettiğimiz şey kışlık yiyecekler değil, o hazırlıkların etrafında oluşan hayatlardı. Çünkü o hayatları yeniden kurmak kolay değil.

Çünkü mesele sadece bamya, kabak ve patlıcanı ipe dizmek değildi.

Mesele, o ipi dizerken yanındaki insanla konuşabilmek, muhabbet edebilmekti.

Mesele, balkon ve pencere demirlerine, ağaç dallarına asılan kurutmalıkların esen rüzgârda çıkardığı sesleri duyabilmekti.

Mesele salça yapmak değildi. Mesele, salça yaparken komşunun kapısını çalmaktı.

Mesele bulgur kaynatmak değildi. Mesele, o zahmetin paylaşılmasıydı.

Mesele maskan hazırlamak değildi.

Mesele gönülleri birbirine yaklaştırmaktı.

Şimdi hayat çok daha kolay. Her şey elimizin altında. Her şey hazır. Her mevsim her şeyi bulabiliyoruz. Ama nedense bazı tatlar eskisi gibi değil.

Çünkü o yiyeceklerin tadını veren yalnızca malzeme değildi.

Onların içinde komşuluk vardı. Yardımlaşmak vardı. Sohbet vardı. Beklemek vardı. Paylaşmak vardı. Emek vardı.

Ve en önemlisi, birlikte yaşamak vardı.

Şimdi eski Adıyaman’ı hatırlarken aklımıza sadece eski evler, sokaklar, çarşılar gelmiyor.

Bir avluda kurutulan kurutmalıklar geliyor gözümüzün önüne.

Güneşte serilen patlıcanlar... Kaynamakta olan pekmez kazanı... Kaynatılan buğdayın damlara serilmesi… Değirmenden gelen bulgur... Kergenin telaşı... Bir evden diğerine gidip gelen insanlar...

Ve akşam olduğunda bütün o yorgunluğun üzerine kurulan huzurlu bir sofra...

Belki de şehir dediğimiz şey tam olarak buydu.

Binalardan önce insanlar vardı.
Sokaklardan önce komşuluk vardı.
Sofralardan önce paylaşmak vardı.

Bugün şehrin yeniden kurulmasından söz ediyoruz.

Yeni binalar yapıyoruz.

Yeni yollar açıyoruz.

Yeni mahalleler oluşturuyoruz.

Ama bir şehri yeniden kurmak sadece betonla mümkün mü?

Kışlıklarını birlikte hazırlayan insanların şehri, şimdi aynı apartmanda birbirini tanımadan yaşayabilir mi?

İşte asıl soru burada.

Çünkü şehir sadece yeniden inşa edilmez.

Şehir yeniden yaşatılır.

Ve bunun yolu bazen çok büyük projelerden değil, küçük hatıraları yeniden hatırlamaktan geçer.

Bir avludan... Bir sofradan... Bir komşuluk ilişkisinden... Paylaşılan yorgunluklardan… Birlikte yapılan bir kış hazırlığından...

Eskiler mi güzeldi?

Yoksa eskiden mi güzeldik?

Belki cevabı yıllardır aradığımız yerde değil, kaybettiğimiz o eski sofraların etrafında, akraba ve komşuluklarda aramak gerekiyor.

Çünkü biz belki de kurutmalıkların hazırlandığı günleri değil, birbirimize daha yakın olduğumuz, paylaştığımız günleri özledik.