Taşa Yazılmış Bir Misafirperverlik Ahlâkı
Bir taş düşünün…
Ne bir kitabe olsun üzerinde ne bir hükümdarın adı ne kazanılmış bir savaşın tarihi ne de ölen bir insanın doğum ve ölüm tarihleri…
Sadece bir taş…
Fakat yüzyıllar boyunca üzerine oturan insanların hikâyesini taşısın.
Yoldan gelmiş bir garibin yorgunluğunu, cebinde parası olmayan bir yolcunun mahcubiyetini, akşamın yaklaşmasıyla konaklayacak yer arayan bir insanın çaresizliğini bilsin.
Ve o taşın üzerine oturan kişi, tek kelime söylemeden kendisini bir ailenin misafiri bilsin.
Medeniyetimizde unutulmuş zarafetlerinden biri olan misafir taşları böyle bir anlayışın eseriydi.
Bugün taş deyince aklımıza çoğu zaman bina, duvar, yol veya mezar gelir. Oysa Anadolu insanı taşı yalnızca bir yapı malzemesi olarak görmemiştir.
Taş bazen bir hatıra, bazen bir ibret, bazen bir yardım vesilesi, bazen de bir insanlık çağrısı olmuştur.
Misafir taşı ise bunların belki de en zarif olanlarından biridir.
Ulaşım imkanlarının bugünkü gibi kolay olmadığı, şehir, kasaba ve köyler arasında ulaşımın ve iletişimin yaya olarak veya at, eşek ve develerle yapıldığı bundan elli sene önce Özellikle Malatya Battalgazi'deki Toptaş Camii çevresinde ve Arapgir'in Selamlı köyünde misafir taşları çok önemliydi. Bu taşların her biri bir aileyle ilişkilendirildi. Uzak yoldan gelen, konaklayacak yeri bulunmayan kişinin bu taşlardan birine oturması hâlinde o taşın sahibi tarafından evinde ağırlanması gelenek hâline gelmişti.
Burada asıl dikkat çekici olan taşın kendisi değildi.
Taşın arkasındaki ahlâktı.
Çünkü bu sistemde misafir, yardım istemek zorunda bırakılmıyordu.
Yoksulluğunu anlatmasına gerek yoktu.
“Ben garibim.” demesine gerek yoktu.
“Param yok.” demesine gerek yoktu.
“Beni bu gece misafir eder misiniz?” diye kapı kapı dolaşmasına gerek kalmıyordu.
O sadece taşlardan birinin üzerine oturuyordu.
Gerisini taş hangi evle ilişkili ise o evin sahibi tamamlıyordu.
Muhtaç olan insanın ayağına gidiliyordu.
Taşa oturan yolcu, toplumun gözünde artık bir yabancı değildi.
O, misafirdi. Misafirin, dili, dini, ırkı kabilesi sorulmazdı. Misafir Allah’ın gönderdiği bir hediyeydi, bir imtihandı.
İnsan, insana sadece sahip olduğu için değil, insan olduğu için değer veriyordu.
Taşın sahibi kimdi?
Aileler camiye giderek kendi taşlarında bir misafir bulunup bulunmadığını kontrol ederler, taşında oturan bir yolcu arsa, bu kişi eve götürülüp ağırlanıyordu.
Bir insan camiye yalnızca ibadet etmek için gitmiyor, aynı zamanda Acaba bugün bizim misafirimiz var mı diye gidiyordu.
Namaz camide kılınıyor; fakat namazın ahlâkı caminin dışına taşıyordu.
İnsan Allah'ın huzurunda eğiliyor, sonra Allah'ın kullarına karşı sorumluluğunu hatırlıyordu.
Taşa oturan sadece bir yolcu değil, toplumun vicdanını da harekete geçiren bir Allah’ın kuluydu.
Taş adeta sessiz bir çağrıydı:
“Burada bir insan var.”
Hepsi bu.
İnsanlığın bazen bundan daha büyük bir çağrıya ihtiyacı yoktur.
Ne kimlik soruluyordu önce ne servet ne makam ne mezhep, ne memleket…
O bir insandı ve bir misafir…