Bazen mutluluğu çok uzakta arıyoruz.

Daha güzel bir evde, daha çok parada, daha iyi bir işte, gerçekleşmesini beklediğimiz bir dilekte…

Elimizdekilere bakmadan, henüz sahip olmadıklarımızın peşinden koşuyoruz. Bir şey gerçekleşiyor, seviniyoruz; fakat sevincimiz daha eskimeden gözümüz bir başka şeye kayıyor.

Sanki hayat bize verdiklerini değil, vermediklerini hatırlatmak için kurulmuş gibi…

Oysa insanın hayatında ne çok şey var da artık onları görmüyor.

Sabah gözlerini açabilmek…

Bir fincan çayın buharı…

Kapıyı açtığında duyduğun tanıdık bir ses…

Arayabileceğin bir dost…

Bir sofranın etrafında toplanabilmek…

Bunları çoğu zaman nimet olarak düşünmüyoruz. Çünkü alışıyoruz.

Belki de insanın en büyük yanılgısı bu: Her gün yanında olanı sıradan sanmak.

Maddeye baktığımızda bunu daha açık görüyoruz. Daha büyük bir ev, daha yeni bir araba, daha iyi bir telefon… Gözümüz çoğu zaman sahip olduklarımızdan çok sahip olmadıklarımıza takılıyor.

Oysa insan yalnızca maddeden ibaret değil.

Bir evin değeri duvarlarının büyüklüğünde değil, içinde biriken hatıralarda; bir sofranın bereketi üzerindekilerin çokluğunda değil, etrafında buluşan gönüllerde saklı.

Tasavvuf da bize görünenin ardındaki bu dünyayı hatırlatır. Bâtın dediğimiz, gözün değil gönlün gördüğü tarafı…

Sevgi, huzur, kanaat, merhamet, muhabbet ve gönül…

Belki şükür de tam burada başlar.

İmam Gazâlî, şükrü yalnızca dil ile söylenen “Elhamdülillah”tan ibaret görmez. Ona göre şükür; nimeti bilmek, onu kalpte hissetmek ve bu farkındalığı davranışa dönüştürmektir. Yani şükür, yalnızca söylenen değil, yaşanan bir hâlidir.

Gözün şükrü güzelliği görebilmek, dilin şükrü güzel söz söylemek, elin şükrü iyiliğe uzanabilmektir.

Belki de biz şükrü fazla maddileştirdik.

“Çok şükür evim var.”

“Çok şükür arabam var.”

“Çok şükür param var.”

Elbette bunların her biri nimettir. Fakat şükür, sahip olduklarımızın listesini yapmak değildir.

Asıl mesele, maddenin içindeki mânâyı görebilmektir.

Bir ekmeğin içindeki bereketi, bir dostluğun içindeki vefayı, bir annenin duasındaki sevgiyi, hâlâ nefes alıyor olmanın kıymetini…

Çünkü insan bazen bir şey elinden gidince, aslında ne kadar büyük bir nimete sahip olduğunu anlıyor.

Bir sandalye boşalıyor.

Bir ses susuyor.

Bir insan uzaklaşıyor.

Ve geriye dönüp baktığımızda, sıradan sandığımız günlerin aslında hayatımızın en kıymetli zamanları olduğunu fark ediyoruz.

Oysa şükür, kaybettikten sonra hatırlamak değil; kaybetmeden fark edebilmektir.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, “Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.” buyuruyor.

Belki bu artış yalnızca maddi değildir.

Bazen aynı evde artan huzurdur.

Bazen bir sofrada çoğalan muhabbettir.

Bazen de küçücük bir nimetin gönlümüzde büyümesidir.

Çünkü göz maddeye baktığında “Daha ne eksik?” diye sorabilir.

Gönül ise başka bir cevap verebilir:

“Bunca nimet varken, ben neden hâlâ eksik arıyorum?”

Belki bugün biraz durup sahip olduklarımıza yeniden bakmalıyız.

Hâlâ yanımızda olanlara, hâlâ duyabildiğimiz seslere, hâlâ görebildiğimiz güzelliklere…

Ve bütün bunların ardındaki sonsuz lütfu fark etmeye çalışmalıyız.

Çünkü şükür, yalnızca nimeti bilmek değil, nimeti vereni hatırlamaktır.

Maddenin ötesinde mânâyı, görünenin ardında Bâtın'ı görebilmektir.

Belki gerçek zenginlik, daha fazlasına sahip olmak değil; sahip olduğunun kıymetini bilmektir.

Rabbim bize verdiklerinin farkında olan, yokluğunda değil varlığında şükretmeyi bilen kullarından eylesin.

Cumanız hayırlı, gönlünüz huzurlu, sofranız bereketli, kalbiniz şükürle dolu olsun.

Sevgilerimle…