Sanki hayat, bir günün içinde hızla akıp gidiyor.

Sabah gözümüzü açıyoruz. Gün daha başlamadan zihnimizde yapılacaklar sıralanmış oluyor. İş, ev, telefonlar, sorumluluklar… Bir şeyden diğerine geçerken günün nasıl bittiğini fark edemiyoruz.

Pazartesi diye başladığımız hafta, daha ne olduğunu anlamadan cuma oluveriyor.

“Ne yaptın bu hafta?” diye sorsalar, birkaç şey anlatabiliriz belki. Ama içimizde başka bir cevap beliriyor:

“Sanki hiçbir şey yapmadım. Sadece geçti.”

Belki de asıl yorucu olan zamanın hızlı geçmesi değil; bizim zamanın içinde kendimizi kaybetmemiz.

Sabah kalkıyoruz, işe gidiyoruz, eve dönüyoruz, yoruluyoruz, uyuyoruz. Ertesi gün aynı döngü yeniden başlıyor.

Sanki görünmeyen bir makinenin dişlileri arasındayız.

Aynı ritim.

Aynı telaş.

Aynı tekrar.

Günler birbirine benzedikçe hayat da birbirinin kopyası gibi görünmeye başlıyor.

Ve insan bir yerde durup kendine soruyor:

Ben hayatı mı yaşıyorum, yoksa yalnızca hayatın içinde hareket mi ediyorum?

Belki de zamanın hızından şikâyet ederken asıl fark etmemiz gereken şey bu.

Çünkü bazen bir saat hiç geçmez; bazen de koskoca bir yılın nasıl bittiğini anlayamayız.

Demek ki zaman yalnızca saatlerin gösterdiği bir şey değil.

İçinde ne kadar var olduğumuzla da ilgili.

Tasavvuf dünyasının sessizliğinde zamanın başka türlü aktığını hissediyorum. Dışarıdaki hayatın telaşı biraz geride kalıyor. İnsan, kendinden uzaklaştığı yerden yavaş yavaş kendine dönüyor.

İbn Arabî’nin zaman üzerine düşüncesinde yer alan “Bir şeyin vakti, onun huzurudur.” sözü geliyor aklıma.

Aslında mesele tam da burada: İçinde bulunduğumuz anın farkında olmak… O anda gerçekten var olmak…

Çünkü hayat yalnızca işe gidip gelmekten, yetişmekten, tamamlanması gereken işleri tamamlamaktan ibaret değil.

Sabah ezanının kulaklara iliştiği o an başımızı kaldırıp gökyüzünün sessizliğini içimize çekmek…

Sevdiklerimizle biraz daha uzun oturmak, aramayı unuttuklarımızı hatırlamak…

Bir çocuğun anlattığı küçücük bir hikâyeyi gerçekten dinlemek…

Bir hayvanın başını okşamak…

Bir fincan kahveyi acele etmeden içmek…

Bunların hepsi küçük şeyler gibi görünüyor.

Oysa belki de hayatın kendisi tam orada.

Biz büyük şeylerin peşinde koşarken, ömrümüzü oluşturan küçük anları fark etmeden tüketiyoruz.

Bu nedenle artık bizi kendimize ve birbirimize yabancılaştıran teknolojik ekranlara biraz olsun ara vermenin zamanı gelmiştir. Hiç tanımadığımız insanların hayatlarını izlemek yerine, yanı başımızdaki insanın sesini gerçekten duymaya ne dersiniz?

Mesele zamanı durdurmak değil; zamanın içinde gerçekten var olabilmek.

Ömrü uzatamayız ama ona anlam katabiliriz. Bunun için bazen çok şey yapmak da gerekmiyor.

Ve bütün o telaşın içinde, uzun zamandır unuttuğumuz o sesi yeniden duymak:

Kendi içimizin sesini…

Bugün biraz yavaşlayalım.

Hayatın yanımızdan geçip gitmesine izin vermeden, onun içinde olduğumuzu hatırlayalım.

Belki de yetişmemiz gereken bir yer yoktur.

İhtiyacımız olan tek şey, bulunduğumuz yerde gerçekten var olmaktır.

Hayırlı Cumalar.

Sevgilerimle…