KİM’’İN ADASI filmini izlerken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir insanın adaya düşmesi mi daha büyük talihsizliktir, yoksa adaya düşmeden önce zaten toplum tarafından yavaş yavaş ıssızlaştırılmış olması mı? Filmde borçlarıyla boğuşan adam kendisini Seul’ün ortasındaki küçücük bir adada buluyor ve şehirden kopuyor; bizde ise şehirden kopmak için ne nehir gerekiyor ne gemi kazası ne de Robinson Crusoe sabrı… Bir maaşın ayın on beşinde bitmesi, kredi kartının asgari ödeme tutarının maaşla akraba çıkması ve bankanın “değerli müşterimiz” diye başlayan mesajının sonunda insanın değerinin eksi bakiyede olduğunu öğrenmesi yeterli. Filmde adamın etrafını su çeviriyor, Türkiye’de insanın etrafını taksitler çeviriyor. O adada mahsur; biz tüketim ekonomisinin içinde. O aç kalmamak için mısır yetiştiriyor, biz indirim görünce ihtiyacımız olmayan şeyi alıp sonra onu ödeyebilmek için daha fazla çalışıyoruz. Kapitalizmin en başarılı numarası da zaten burada: Önce sana ihtiyacın olmayan şeyi aldırıyor, sonra o şeyin borcunu ödeyebilmek için hayatını satıyor ve bütün bunlara “özgür tüketici” diyor. Eskiden kölelerin zinciri vardı; şimdi temassız ödeme var. Teknoloji ilerledi, insanlık biraz daha şık esir oldu.

Filmin asıl ironisi ise adamın şehirden uzaklaştıkça kendisine yaklaşması. Seul’ün göbeğinde görünmeyen bir adam, adada ilk kez kendi emeğinin sonucunu görmeye başlıyor. Toprağa bir şey ekiyor, büyüyor; bir şey üretiyor, karşılığını alıyor; acıkıyor, yiyecek buluyor; yoruluyor, dinleniyor. Yani insanlığın binlerce yıl boyunca “hayat” dediği şeyin üzerine modern dünya bir miktar beton döküp adına “kariyer” demiş. Biz ise artık başarıyı, sabah alarm çaldığında içimizden gelen “Allah kahretsin yine mi?” cümlesini bastırabilme kabiliyetimizle ölçüyoruz. Sonra buna profesyonellik diyoruz. Bir insanın sevmediği bir işe otuz yıl devam etmesini istikrar, kendisine uygun olmayan bir hayatı sürdürmesini sorumluluk, sürekli kaygılanmasını da hayatın gerçeği olarak kabul ediyoruz. Sonra kırk beş yaşında bir yerde durup “Ben ne yaşadım?” diye sorunca psikolojimiz bozulmuş oluyor. Hayır efendim, psikoloji bozulmadı; hayatın faturası sonunda geldi. Biz yıllarca ruhumuzu taksitlendirdik, şimdi toplu ödeme istiyor. Üstelik banka gibi yapılandırma da yapmıyor.

Şehrin içindeki o muazzam kalabalık da filmin bize tuttuğu başka bir ayna. Milyonlarca insan aynı kaldırımlarda yürüyor, aynı metrolara biniyor, aynı trafik ışıklarında bekliyor, aynı telefonlara bakıyor; fakat birbirlerinin hayatlarına temas etmeden yan yana yaşlanıyorlar. Türkiye’de bunun daha da güzel bir versiyonu var: İnsanların birbirini görmeden birbirleri hakkında kanaat sahibi olma sanatı. Sosyal medya sağ olsun, artık bir insanı tanımak için onunla konuşmaya gerek yok; üç fotoğraf, iki paylaşım, bir de profil biyografisi yetiyor. Dedikodu, algoritmayla birleşince sosyolojiye dönüşüyor. Herkes herkesin hayatının uzmanı. Kim evlenmiş, kim boşanmış, kim zengin olmuş, kim fakirleşmiş, kim tatile gitmiş, kim neden gitmemiş… İnsanlığın bütün merakı başkasının hayatına tahsis edilmiş durumda. Kendi hayatımızı yaşamaya zaman bulamıyoruz çünkü başkalarının hayatını denetlemekle meşgulüz. Filmde iki yalnız insan birbirini uzaktan fark ediyor ve aralarında tuhaf, sessiz bir bağ kuruluyor. Bizde ise insanlar birbirine iki metre mesafede oturup telefonlarından üçüncü bir insanın nerede yemek yediğini inceliyoruz. Yakınlık arttı, temas azaldı. İnsanlar artık birbirine sarılmadan önce Wi-Fi şifresini soracak kadar modern, birbirinin derdini dinlemeden “geçmiş olsun” yazacak kadar da meşgul.

Ve belki filmin Türkiye açısından en acı tarafı tam burada başlıyor: Bizim sorunumuz adaya düşmek değil, adanın kendisini normal hayat zannetmek. Borçlanıyoruz, çalışıyoruz, tüketiyoruz, yoruluyoruz, biraz eğleniyoruz, sonra yeniden çalışıyoruz ve bütün bu döngünün adına “hayat” diyoruz. Hayat değil bu; hayatın muhasebe departmanı. İnsan kendisine ne zaman ait olacak? İşten arta kalan zamanda mı? Tatilde mi? Emeklilikte mi? “Bir gün rahat edeceğim” cümlesi modern insanın en büyük masallarından biri. O gün geldiğinde de insanın karşısına başka bir gerçek çıkıyor: Yıllarca hayatı ertelemiş, fakat ertelediği hayatın garantisi yokmuş. Kim’in Adası bu yüzden yalnızca bir adamın ıssız bir adadaki hikâyesi değil; medeniyetin ortasında kendi iç adasını kurmaya çalışan insanın hikâyesi. Çünkü bazen insanı toplumdan ayıran şey su değildir; borçtur, korkudur, alışkanlıktır, gösteriştir, statüdür, “el âlem ne der?” cümlesidir. Adam adadan çıkmaya çalışıyor; biz ise yıllardır aynı adada yaşayıp karayı özgürlük zannediyoruz. Belki de modern çağın en büyük paradoksu budur: İnsan hiç olmadığı kadar bağlantılı, hiç olmadığı kadar yalnız; hiç olmadığı kadar konforlu, hiç olmadığı kadar yorgun; hiç olmadığı kadar özgür olduğunu düşünüyor, fakat hayatının taksit tarihlerini banka belirliyor. Denizin ortasında mahsur kalmak kolay; asıl mesele karanın ortasında mahsur kaldığını fark etmek. İşte Kim’in Adası tam da bunu söylüyor: Bazen kurtarılması gereken insan adadaki değil, şehrin ta kendisindedir.

DİPNOT:
Türkiye bütün olanaklarına rağmen, sosyolojinin büyük bir kısmı için, artık bi adadır! Umutsuz yığınların zihinsel ablukasıdır! Dört tarafı aksilikler adası…