Kimisi 70 yaşında yaşlanır, kimisi 50 yaşında. Kimisi 30 yaşında hayattan yorulur, kimisi 70 yaşında hâlâ hayatın içinde kalmayı başarır.

Yaşlanmanın kimlikte yazan doğum tarihiyle ilgisi yoktur.

İnsan yaşadıklarıyla yaşlanır.

Hayat herkese aynı yükü vermiyor. Kimi daha genç yaşta büyük acılarla karşılaşıyor. Kimi sevdiğini kaybediyor, kimi ailesinin sorumluluğunu erken yaşta üstleniyor. Kimi yıllarca geçim derdiyle uğraşıyor. Kimi de güvendiği insanların hayal kırıklığıyla hayatın başka bir yüzünü tanıyor.

Yaş ilerlemiyor ama insan yoruluyor.

20 yaşında olup hayattan hiçbir beklentisi kalmayan insanlar var.

70 yaşında olup yeni bir günün heyecanıyla uyanan insanlar da var.

Yaş farkı büyük ama aradaki fark sadece yıllardan ibaret değil.

Bir insan 25 yaşında olabilir. Sabah işe gider, akşam eve gelir, aynı şeyleri düşünür, aynı sorunlarla uğraşır. Hayatından hiçbir şey beklemez. “Bundan sonra ne değişecek?” diye düşünür.

Bir başka insan 65 yaşındadır. Sabah bahçesine gider, toprağıyla uğraşır. Yeni bir fidan diker. Arkadaşlarıyla oturup çay içer. Bir yerlere gitmek için plan yapar. Torunuyla oyun oynar. Yeni bir şey öğrenmeye devam eder.

İlk insanın yaşı gençtir ama hayat enerjisi tükenmiştir.

İkinci insanın yaşı ilerlemiştir ama hayata olan ilgisi devam etmektedir.

Yaşlanmak ile yaş almak aynı şey değildir.

Saçların beyazlaması yaş almaktır.

Yüzdeki çizgiler yaş almaktır.

Yılların geçmesi yaş almaktır.

Fakat hiçbir şeyden heyecan duymamak, yarına dair beklentiyi kaybetmek, hayattan elini çekmek başka bir şeydir.

İnsan bazen yaşından önce yorulur.

Çocukken mutlu olmak kolaydı. Bir top, bir bisiklet, arkadaşlarla geçirilen birkaç saat yetiyordu.

Sonra büyüdük.

Daha fazla para kazanmak, daha iyi bir ev almak, daha iyi bir araba sahibi olmak, daha çok çalışmak derken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik.

Yıllar sonra dönüp baktığımızda en çok özlediğimiz şeylerin satın aldıklarımız olmadığını gördük.

Birlikte içilen bir çay.

Aileyle geçirilen bir akşam.

Eski bir dostla yapılan uzun bir sohbet.

Çocukların evin içinde çıkardığı sesler.

Anne babanın hayatta olduğu günler.

İnsan bazı şeylerin değerini kaybetmeden önce anlayabilse keşke.

Bir de sürekli ertelenen hayatlar var.

Bir gün giderim.

Bir gün yaparım.

Bir gün kendime zaman ayırırım.

Bir gün sevdiklerimle daha fazla vakit geçiririm.

O “bir gün”ün ne zaman geleceğini kimse bilmiyor.

Hayat beklemiyor.

Çocuklar büyüyor.

Anne babalar yaşlanıyor.

Dostluklar değişiyor.

İnsanların yolları ayrılıyor.

Sonra bir gün geçmişe bakıp yılların nasıl geçtiğini anlamaya çalışıyoruz.

Yaşlanmak biraz da burada başlıyor.

Hayatın içinden çekilmeye başladığımızda.

Yeni şeyler öğrenmek istemediğimizde.

Kimseyi görmek istemediğimizde.

Hiçbir şey bizi heyecanlandırmadığında.

Yarın için plan yapmadığımızda.

Oysa insanın kaç yaşında olduğu değil, hayata ne kadar bağlı olduğu daha önemli.

20 yaşında bir insanın içinde yılların yorgunluğu olabilir.

70 yaşında bir insanın içinde hâlâ çocukluk heyecanı bulunabilir.

Bu yüzden insanları sadece yaşlarıyla değerlendirmemek gerekir.

Kimi insan genç yaşta yaşlanır.

Kimi insan yaş aldıkça olgunlaşır.

Kimi insan yılların ağırlığı altında ezilir.

Kimi insan yıllara rağmen hayata tutunmayı sürdürür.

Takvim bize kaç yaşında olduğumuzu söyler.

Yaşadıklarımız ise kim olduğumuzu.

Sonunda herkesin kendisine sorması gereken soru aynı:

Kaç yaşındayım?

Değil.

Hayatı ne kadar yaşayabildim?