Bazen eski günlerden konuşurken istemeden şu cümleyi kuruyoruz: “Bizim zamanımızda böyle değildi.” Kimileri bunu yaş ilerledikçe ortaya çıkan bir nostalji olarak görüyor. Belki biraz öyledir. Ancak ne kadar romantikleştirmeden bakmaya çalışsak da bazı şeylerin gerçekten değiştiğini inkâr etmek zor.

Eskiden okulun en yaramazı, en haylazı, hatta mahallenin "serseri" diye anılan çocuğu bile öğretmenine karşı belli bir sınırı aşmazdı. Büyüklerinin yanında nasıl davranacağını bilir, ailesinin duyacağından çekinirdi. Yanlış yaptığında utanmak diye bir duygu vardı. Çünkü insanın içinde sadece ceza korkusu değil, vicdan dediğimiz görünmez bir denetim mekanizması da çalışırdı.

Bugün etrafımıza baktığımızda ise farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz. İnsanlar artık yaptıklarından utanmaktan çok, yakalanıp yakalanmamayı önemsiyor. Hata yapmak elbette insana özgüdür. Ancak hatasını kabul etmemek, özür dilemeyi gurur meselesi haline getirmek ve her koşulda kendini haklı görmek giderek yaygınlaşan bir davranış biçimine dönüşmüş durumda.

Aslında yaşadığımız şey sadece kuşak farkı değil. Daha derin bir mesele var: Toplumsal değerlerin yavaş yavaş aşınması.

Sosyal çürüme denilen şey tam olarak böyle başlıyor. Bir gün ansızın ortaya çıkmıyor. Önce saygı azalıyor. Sonra empati eksiliyor. Ardından insanlar birbirlerinin hakkını gözetmemeye başlıyor. En sonunda da dürüstlük, vicdan ve ahlak gibi kavramlar hayatın merkezinden kenarına itiliyor.

Bugün trafikte, iş yerinde, okulda, sosyal medyada hatta aile içinde bile bunun izlerini görmek mümkün. İnsanlar birbirini dinlemek yerine susturmaya çalışıyor. Fikir ayrılıkları konuşularak değil, öfkeyle karşılanıyor. Birine saygı göstermek çoğu zaman zayıflık gibi algılanıyor. Oysa gerçek güç, karşındakini ezmekte değil; ona insan olduğu için değer verebilmektedir.

Belki de en düşündürücü olan, iyiliğin bile sorgulanır hale gelmesidir. Dürüst davranan birine "çok saf", yardım eden birine "kesin bir çıkarı vardır" gözüyle bakılabiliyor. Sanki iyi olmak normal değilmiş gibi. Oysa bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey kanunlardan önce insanların vicdanıdır.

Elbette bütün suçu gençlere yüklemek de haksızlık olur. Çünkü gençler, içinde yaşadıkları toplumun aynasıdır. Büyüklerin birbirine saygı göstermediği, kuralların kişiye göre değiştiği, adalet duygusunun zedelendiği bir ortamda yetişen çocuklardan farklı davranmalarını beklemek kolay değildir. Çocuklar gördüklerini öğrenir, duyduklarından çok yaşadıklarını örnek alırlar.

Bu yüzden mesele sadece gençlik meselesi değil, toplum meselesidir. Çocuklarımıza bıraktığımız en değerli miras para, makam veya mal mülk değil; karakterdir. Eğer saygıyı, dürüstlüğü ve vicdanı yeni nesillere aktaramazsak, sahip olduğumuz bütün maddi kazanımların da çok fazla anlamı kalmayacaktır.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, teknolojik gelişmelerden veya ekonomik hedeflerden önce insan olmanın temel değerlerini yeniden hatırlamaktır. Çünkü güçlü toplumlar yalnızca ekonomik başarılarıyla değil, ahlaki temelleriyle de ayakta kalırlar. Saygının, vicdanın ve dürüstlüğün zayıfladığı bir yerde hiçbir ilerleme kalıcı olamaz.

Çünkü toplumlar binaları yıkıldığı için değil, değerleri çöktüğü için dağılır.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şudur:

Kaybettiğimiz şey sadece saygı mı, yoksa bizi toplum yapan değerlerin kendisi mi?