Patrick Süskind’in Koku romanını okurken beni en çok düşündüren şey, insanın dünyayı algılama biçimi kadar, başkalarıyla nasıl bir bağ kurabildiğiydi. Romanın başkahramanı Jean-Baptiste Grenouille, olağanüstü bir koku alma yeteneğine sahiptir. Dünyayı kokular üzerinden tanır, kokularla anlamlandırır. Ancak insanları bu kadar farklı bir duyuyla algılayabilen Grenouille, onların duygularını anlamakta ve onlarla insani bir bağ kurmakta aynı başarıyı gösteremez.
Grenouille’nin hikâyesi yalnızca sıra dışı bir yeteneğin ve karanlık bir tutkunun hikâyesi değildir. Aynı zamanda merhametin yokluğuna, vicdanın sustuğu yerde insanın neler yapabileceğine dair sarsıcı bir anlatıdır.
Roman boyunca Grenouille’nin insanlarla kurduğu ilişkiye baktığımızda, onun için insanların çoğu zaman kokulardan ibaret olduğunu görürüz. Başkalarının duyguları, acıları ve hayatları kendi arzularının gerisinde kalır. İstediğine ulaşmak uğruna başkalarının yaşam hakkını önemsememesi, insanı asıl düşündüren noktadır. Çünkü insanı yalnızca sahip olduğu yetenekler, zekâsı ya da başarıları tanımlamaz. Başkalarına nasıl davrandığı da kim olduğunun önemli bir göstergesidir.
Bu kitabı düşünürken kendi hayatımıza bakmadan edemiyorum. Elbette hepimiz Grenouille gibi uç bir karakter değiliz. Ancak onun hikâyesinde bizi rahatsız eden bazı davranışların küçük izlerini günlük yaşamımızda da görebiliyoruz. Bir insanın acısını görüp duyarsız kalmak, çıkarımız için başkasını incitmek, yanlış yaptığımız hâlde kendimizi haklı çıkarmaya çalışmak… Bunların her biri, vicdanımızla aramıza koyduğumuz mesafeyi biraz daha artırabiliyor.
İnsanın merhametini kaybetmesi her zaman büyük kötülüklerle başlamaz. Bazen başkasının acısını önemsememekle, bazen de kendi doğrularını herkesin üzerinde görmekle başlar.
İnsan, kendi içine dönüp baktığında en çok da kendisine itiraf etmekten kaçındığı yanlarıyla karşılaşır. Başkasının kusurunu kolayca görürken kendi eksiklerini fark etmekte zorlanabilir. Kendi isteklerini her şeyin önüne koydukça haklı çıkmayı doğruluğun, güçlü olmayı üstünlüğün, istediğini elde etmeyi de başarının ölçüsü sayabilir. Böyle bir anlayışta merhamete ve vicdana ayrılan yer giderek daralır.
Oysa merhamet, yalnızca yardıma muhtaç birine el uzatmak değildir. Bir insanın hakkını gözetmek, onu dinlemek, hatasını yüzüne vururken bile incitmemeye çalışmak ve kendimizden farklı olanı anlamaya gayret etmek de merhamettir. Vicdan ise kimsenin bizi görmediği zamanlarda bile doğru olanı yapabilme sorumluluğudur.
Sanatın ve edebiyatın değerini de burada görüyorum. Bir roman bize yalnızca başka bir hayatı anlatmaz; kendi içimize bakmamıza da vesile olur. Grenouille’nin hikâyesi, insanın yeteneklerinin ahlaki bir ölçü olmadığını, zekânın tek başına iyilik getirmediğini düşündürür. İnsanı insan yapan, ne kadar çok şeye sahip olduğu değil, sahip olduklarıyla başkalarının hayatına nasıl dokunduğudur.
Bugün birbirimizi dinlemekte, anlamakta ve farklılıklarımızla bir arada yaşamakta zorlanıyorsak, belki de önce kendi içimize dönmeliyiz. Kırdığımız bir gönlü, görmezden geldiğimiz bir acıyı, çıkarımız uğruna susturduğumuz vicdanımızı hatırlamalıyız. Çünkü kötülük yalnızca onu yapanın sorumluluğunda değildir; başkasının acısına bütünüyle kayıtsız kalan bir dünya da merhametini yitirmeye başlar.
Cuma gününün bize hatırlattığı güzelliklerden biri de kendimizi hesaba çekebilmektir. Bugün bir başkasını yargılamadan önce kendimize soralım: Ben ne kadar anlayışlıyım? Haklı olduğumu düşündüğümde bile bir gönlü incitmekten kaçınabiliyor muyum? İyiliği yalnızca sözlerimde mi taşıyorum, yoksa davranışlarıma da yansıtabiliyor muyum?
Unutmayalım; insanın içindeki karanlığı aydınlatan şey, başkalarının kusurlarını bulmak değil, kendi vicdanının sesini duyabilmektir.
Hayırlı Cumalar.
Sevgilerimle