1943 yılında doğdu.
İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı.
Ardından İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini kazandı.
1964 yılında mezun oldu.
Aynı yıl Maliye Bakanlığında Hesap Uzman Yardımcısı olarak göreve başladı.
1967’de Hesap Uzmanı oldu.
Askerlik görevini tamamladıktan sonra yeniden kamu görevine döndü.
1972 yılında ABD hükûmetinin bursuyla
ekonomi alanında yüksek lisans eğitimi almak üzere
Amerika’ya gitti.
1974’te eğitimini tamamlayarak Türkiye’ye döndü.
Önünde kamu hizmetinde devam edebileceği bir kariyer vardı.
Ancak annesinin hayatının yönünü değiştirecek bir sözü,
onun için yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
1975 yılında annesi kendisine şu sözle seslendi:
“Ayağını kır, ailenle birlikte çalış.”
Bu söz, onun hafızasında yer eden ifadelerden biri oldu.
Yıllar sonra yaptığı “Anne sözü dinledim”
açıklaması da kararında annesinin etkisini açıkça ortaya koydu.
Böylece 1975 yılında kamu görevinden ayrılarak
ailesinin ticaret ve sanayi faaliyetlerine katıldı.
Bazen bir insanın hayatındaki büyük değişimler,
uzun planlardan önce aile içinde söylenen
birkaç cümleyle başlar.
Ancak o sözün gerçek değerini belirleyen,
sonrasında atılan adımlar ve üstlenilen sorumluluklardır.
Annesinin öğüdünü, yıllar süren çalışma ve yatırımlar izledi.
1969’da Er-os Çamaşırları,
1978’de Modern Karton yatırımı,
1988’de tekstil ve 1989’da kâğıt sektörü öne çıktı.
1991’de Lacoste markasıyla
üretim ve dağıtım alanındaki iş birliği,
1992’de Denizli Çimento’nun satın alınması
1997’de holding çatısı altında
kurumsal yapılanmanın güçlenmesi,
bu büyümenin önemli aşamaları oldu.
Tekstil,
kâğıt,
ambalaj,
çimento,
enerji ve perakende gibi farklı sektörlere yayılan faaliyetler,
uzun yıllara dayanan bir ticari gelişimin sonucuydu.
Aile, 1960’lı yıllarda İstanbul’da ticarete başlamış,
1969’dan itibaren de ticari faaliyetlerini büyütmüş
daha sonra tamamen İstanbul’a taşınmıştı.
Ancak memleketiyle bağını hiçbir zaman koparmadı.
Bu bağın en görünür yönlerinden biri,
eğitim alanındaki yatırımları ve destekleri oldu.
Memleketinde eğitimi öncelikleri arasına aldı;
memleketinde okullar, pansiyonlar ve yurtlar açtı.
Ancak memleketine yaptığı hizmetler
bununla da sınırlı kalmadı.
Sosyal yardımlar ve toplumsal sorumluluk
konusunda da ciddi adımlar attı.
Peki, bunlar nelerdi?
Bu kez hedefi, yalnızca kendi imkânlarıyla
hizmet etmek değil,
memleketindeki diğer iş insanlarını da bu iyilik
hareketinin bir parçası hâline getirmekti.
Bu amaçla 1987 yılında harekete geçti.
Memleketindeki iş insanlarıyla tek tek görüşerek
onları ortak bir hedef etrafında buluşturmak için çaba gösterdi.
Ne bir makam ne de mevki beklentisi vardı.
Kendini ön plana çıkarmadan,
zenginliğiyle veya başka bir gücüyle üstünlük taslamadan,
gurur ve kibirden uzak,
büyük bir tevazuyla iş insanlarının kapısını çaldı.
Teklifini oldukça samimi bir şekilde ortaya koydu:
“Gelin, hep birlikte bir vakıf kuralım.
Memleketimize ortaklaşa fayda sağlayalım.”
Amacı; şehrin eğitim, kültür, turizm,
sosyal yaşam ve ekonomik kalkınmasına katkı
sunacak kalıcı bir yapı oluşturmaktı.
Bu çağrı karşılık buldu.
İş insanlarının bir araya gelmesiyle
1987 yılında BETAV adıyla bir vakıf kuruldu.
Böylece bireysel yardımların ötesine geçilerek,
memleketin geleceğine uzun yıllar hizmet
edebilecek kurumsal bir yapının temelleri atıldı.
Peki, BETAV’ın öncelikleri nelerdi?
Vakfın hizmet anlayışının merkezinde eğitim,
bilim, sosyal dayanışma, kültür ve turizm
faaliyetleri yer alıyordu.
Bunun yanında şehrin ekonomik kalkınmasına
katkı sunmak ve gelişimine öncülük
etmek de temel hedefler arasındaydı.
Özellikle gençlerin eğitimine ve gelişimine
yönelik projelere ağırlık verildi.
Öğrenim desteği,
vakfın öncelikli çalışma alanlarından biri oldu.
Memleket doğumlu olan
veya anne ya da babasının doğum yeri memleket olan,
belirlenen şartları taşıyan öğrencilere burs imkânı sağlandı
2026 yılına ilişkin uygulamada örnek verecek olursak
1.000’in üzerinde öğrenciye, öğrenim hayatı boyunca
aylık 7.000 TL öğrenim bursu verilerek
gençlerin eğitim hayatına önemli bir katkı sunuldu.
Vakfın onlarca yıla yayılan ve saymakla
bitmeyecek faaliyetleri arasından,
yakın dönemde gerçekleştirilen
örnek Türkiye’de tek olan
bazı çalışmalara da değinmekte fayda var.
“Odaklan, Hamleni Yap”
“Satranç Dostu Kafeler”
Belki de vakfın dikkat çeken çalışmalarından
biri satranç faaliyetleriydi.
Şehir merkezindeki bazı kafelerle
iş birlikleri yapıldı.
Bu işletmelere satranç takımları ulaştırıldı
ve özel satranç eğitmenleri görevlendirildi.
Satranç öğrenmek ve oynamak isteyen gençlere
ücretsiz eğitim verilirken,
katılımcılara yemek ikramında da bulunuldu.
Böylece gençler hem satranç öğreniyor
hem sosyal bir ortamda vakit geçiriyor
hem de yeni arkadaşlıklar kurma fırsatı buluyordu.
Peki, neden özellikle satranç?
Çünkü satranç
yalnızca bir oyun değil;
düşünmeyi,
planlamayı,
sabretmeyi ve doğru karar vermeyi öğreten
önemli bir uğraştı.
Gençlerin zamanlarını verimli değerlendirmeleri,
zararlı alışkanlıklardan ve olumsuz çevrelerden
uzaklaşarak daha nitelikli
ilgi alanlarına yönelmeleri hedefleniyordu.
Bu amaçla bazı okullara
satranç takımları hediye edilerek
öğrencilerin kendi okullarında da
ücretsiz satranç eğitimi alabilmelerine imkân sağlandı.
Ücretsiz eğitim faaliyetleri:
Vakfın çalışmaları satrançla da sınırlı kalmadı.
Ücretsiz İngilizce ve matematik kursları
düzenlenerek öğrencilerin
akademik gelişimlerine katkıda bulunulması amaçlandı.
Özellikle matematik ve yabancı dil eğitimine
verilen destekle gençlerin eğitim hayatında
daha donanımlı bireyler olarak yetişmelerine katkı sunuldu.
Sosyal yardımlar ve dayanışma:
Elbette vakfın çalışmaları yalnızca eğitimden ibaret değildi.
Ramazan ayında ihtiyaç sahibi ailelere
gıda kolileri ulaştırıldı.
Giysi yardımları ve çeşitli sosyal desteklerle
dar gelirli vatandaşların yanında olundu.
Bunun yanında vatandaşlardan gelen
eğitim ve diğer sosyal destek talepleri de
vakıf yönetimi tarafından değerlendirilerek
imkânlar ölçüsünde karşılanmaya çalışıldı.
Vakfın bir diğer önemli çalışma alanı da
şehrin gelişimine fikir ve bilimsel açıdan katkı sağlamaktı.
Bu kapsamda farklı dönemlerde alanında
uzman akademisyenler ve çeşitli meslek
gruplarından önemli isimler davet edildi.
Hem şehrin tanıtımına katkı sunulması
hem de geleceğine yönelik fikir ve önerilerin
değerlendirilmesi amacıyla toplantılar ve
istişareler gerçekleştirildi.
Amaç yalnızca mevcut sorunları konuşmak değil,
“Memleketimize daha neler kazandırabiliriz?”
sorusuna ortak akılla cevap aramaktı.
Bütün bu çalışmaların ortak noktası,
memleketindeki insanların yaşam kalitesini
artırmak ve özellikle gençlerin geleceğine
katkıda bulunmaktı.
Ancak burada asıl dikkat çekici olan,
yalnızca bir vakıf kurmuş olması değil,
o vakfı yıllar boyunca yaşayabilecek
kurumsal bir yapıya kavuşturmasıydı.
Kuruluşundan itibaren uzun yıllar
vakfın başkanlığını yürüttü.
Zaman içerisinde yönetimi
başka iş insanlarına devrederek
vakfın kendi kurumsal kimliğiyle
yoluna devam etmesine imkân sağladı.
Bugün vakıf bünyesinde 15 iş insanının
yer alması ve kendisinin de desteğini sürdürmesi,
bu yapıyla bağının devam ettiğini gösteren unsurlardan biri.
Asıl mesele bir vakıf kurmak değil,
sizden sonra da yaşayacak bir vakıf bırakabilmektir.
Yıllar önce iş insanlarını ortak bir amaç
etrafında buluşturarak başlatılan
bu girişim, zamanla eğitimden sosyal dayanışmaya,
kültürden tanıtıma kadar pek çok alanda
faaliyet gösteren kalıcı bir yapıya dönüştü.
Böylece memleketine yalnızca kendi yaptığı
yardımları değil, başka insanların da iyilik
yapmasına imkân sağlayan bir kurum kazandırmış oldu.
Çünkü bazı insanlar yalnızca kendi
imkânlarıyla eser bırakır;
bazıları ise başkalarının da eser
bırakabileceği bir kapı açar.
İşte bu da bir insanın memleketine
bırakabileceği en kıymetli miraslardan biridir.
Memleketine bu önemli kurumsal katkıyı
sağladıktan sonra,
“Artık elimizi eteğimizi çekelim.” demedi.
Peki, ne yaptı?
Kendisinin ve ailesinin memleketine yönelik
hizmetlerinin daha düzenli,
planlı ve sürdürülebilir biçimde
devam etmesini sağlamak amacıyla,
ailesi adına şehir merkezinde
bir vakıf kurdu.
Bu vakfın amacı yalnızca ihtiyaç sahiplerine
yardım ulaştırmakla sınırlı değildi.
Eğitimden sağlığa, sosyal dayanışmadan
toplumsal yatırımlara kadar memleketinin
ihtiyaç duyduğu alanlarda kalıcı projeler hayata geçirmekti.
Peki, bu vakıf neler yaptı ve bugün neler yapıyor?
Eğitime katkı sunmak amacıyla
okul ve öğrenci yurtları gibi projelere
destek verildi. Sağlık alanında hastane ve sağlık
hizmetlerine yönelik katkılar sağlandı.
Şehir merkezinde bir aşevi açtı.
İhtiyaç sahibi ve mağdur ailelere,
özellikle ev hanımlarına, yıl içerisinde
belirli dönemlerde maddi destekler sağlandı.
Her yıl binlerce yardım kolisi
ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldı.
Öğrencilere burs imkânı sunuldu.
Bununla da yetinilmedi.
Vakfa iletilen talepler ve ihtiyaçlar
değerlendirilerek eğitim, sağlık,
barınma ve sosyal dayanışma
başta olmak üzere farklı alanlarda
hemşerilerinin yaşam koşullarını
iyileştirmeye yönelik çalışmalar yürütüldü.
Böylece memleketine yaptığı katkıları
yalnızca bireysel yardımlarla
sınırlı tutmayıp, toplumsal fayda
sağlayan ve gelecek nesillere de
ulaşabilecek kalıcı hizmetlere dönüştürmeyi amaçladı.
Aile vakfınıda kurduktan sonra yeter demedi.
Memleketinin en önemli sorunlarından biri olan
işsizlik ve buna bağlı olarak yaşanan
il dışına göç sorununa da kayıtsız kalmadı.
Peki, ne yaptı?
İşsizliğe çözüm üretmek,
istihdam olanaklarını artırmak ve il dışına
göçü azaltmak amacıyla memleketine
sanayi tesisleri kazandırdı.
İplik fabrikası ve Organize Sanayi Bölgesi’nde
faaliyet gösteren büyük ölçekli konfeksiyon yatırımları,
üretim ve istihdam açısından öne çıktı.
İşsizlik sorununa çözüm üretmek için harekete geçildi.
İl dışına çalışmaya gidenler memleketlerine dönmeye başladı.
Üç etap olarak planlanan tesisin ilk etabı açıldı.
Bu tesislerde yaklaşık 1.100 kişi çalışmaya başladı.
Üretim tesislerinin katkısı yalnızca ekonomik büyüklükle değil,
insanların kendi şehirlerinde çalışma
ailelerinin geçimini sağlama imkânıyla da ölçülür.
Fakat onun önceliği her zaman eğitimdi, bilimdi.
Özellikle okul ve eğitim kurumları açmak
kendisini mutlu ediyordu.
Ancak bu kurumları açtıktan sonra elini eteğini çekmiyordu.
Yani, “Okulu açtım, ismim verildi; gerisi ne olursa olsun”
anlayışıyla hareket etmiyordu.
Peki, ne yapıyordu?
Kendi vesilesiyle açılan okulların eğitim
süreçleriyle bizzat ilgileniyordu.
Her eğitim öğretim yılının başında öğrencilere
kıyafet desteği sağlıyor,
burs veriyor ve kaliteli bir eğitim için iletilen
talepleri değerlendiriyordu.
Açtığı okulların LGS yerleştirme puanları
fen liseleriyle yarışabilecek bir düzeye gelmesine katkı sağladı.
Bunlardan bazıları şunlardı:
2022 yılında memleketine
Özel Eğitim Uygulama Okulu ile Bilim ve Sanat Merkezi kazandırdı.
Bu kurumlar, özel eğitim ihtiyacı bulunan ve özel yetenekleriyle
öne çıkan öğrencilerin eğitim imkânlarını geliştirmeyi amaçlıyordu.
2023 yılında yaptırdığı Fen ve Teknoloji Lisesi açıldı.
Yatılı eğitim, fen ve teknoloji alanları
İngilizce ve Çince eğitimi,
okulun öne çıkan özellikleri arasında yer aldı.
Doğduğu ile üniversite kazandırılması
bu üniversitenin ciddi bir bütçeyle desteklenmesi
eğitim alanındaki önemli hedeflerinden biriydi.
Üniversitenin kampüs ve fakülte yatırımları,
şehrin yükseköğretim kapasitesinin gelişmesine katkı sağladı.
Bu katkılar, eğitim alanındaki çalışmaların
önemli bir aşamasını oluşturdu.
14 Mayıs 2024’te holding ile Sağlık Bakanlığı
arasında yeni bir araştırma hastanesi yapılmasına
yönelik 100 milyon dolarlık bağış protokolü imzalandı.
Proje, ilk aşamada 383 yataklı olacak şekilde planlandı;
ihtiyaç hâlinde kapasitesinin 517 yatağa çıkarılması öngörüldü.
Bu yatırım, şehrin sağlık altyapısı açısından önemli bir adım olacaktı.
Hastanenin yapımını, soyadını taşıyan holding üstlendi.
Protokol kapsamında hastane binası,
tıbbi cihazlar ve tamamlayıcı ekipmanların yanı sıra şu kapasite planlandı:
· 300 servis yatağı
· 58 yoğun bakım yatağı
· 25 palyatif bakım yatağı
· İhtiyaç hâlinde 517 yatağa çıkarılabilecek toplam kapasite
Ancak onun anlayışı,
“Hastaneyi yaptım, ismim verildi; bundan sonrası beni ilgilendirmez”
şeklinde değildi.
Sağlık çalışanlarını da düşündü.
Hastane çalışanları için 70 lojman yapılmasını da protokole dâhil ettirdi.
Holdingin bu yatırımlardaki
100 milyon dolarlık bağış desteği,
şehrin sağlık altyapısına önemli bir katkıydı.
Fakat bununla da yetinmedi; çıtayı daha da yükseltti.
Sıra tıp fakültesine gelmişti.
Doğduğu ilde üniversite bünyesinde
tıp fakültesi açılması için YÖK ve Cumhurbaşkanlığı
nezdinde girişimlerde bulundu.
Sonunda tıp fakültesinin açılmasını sağladı.
Ancak “Tıp fakültesini açtırdım, gerisine karışmam” demedi.
Peki, ne yaptı?
Fakültenin 2026-2027 eğitim öğretim yılında
öğrenci kabul etmesi planlanıyordu.
O, yalnızca fakültenin açılması için uğraşmakla yetinmedi;
öğrencilerin nitelikli bir eğitim alabilmesi için de çözüm aradı.
Yeni açılan bir tıp fakültesinin eğitim
altyapısını güçlendirmek amacıyla
farklı bir model üzerinde çalışıldı.
Türkiye’de dikkat çeken bir uygulama hayata geçirildi.
YÖK ile yapılan görüşmeler sonucunda,
fakülteyi tercih ederek yerleşen öğrencilere
öğrenim bursu olarak 50.000 TL burs verilmesi
ilk üç yıllık eğitimlerini
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinde,
yani Çapa Tıp Fakültesinde almaları için bir sistem oluşturuldu.
Böylece öğrencilerin ilk üç yılda
güçlü bir akademik altyapı kazanması hedeflendi.
Bunun neticesinde Türkiye’de Bir İlk Gerçekleşti!
Tıp fakültesi, açıldığı ilk yılda
yerleşme başarı sıralamasında
ilk 10 binin altında kaldı.
Böylece Türkiye’nin köklü tıp fakültelerini
geride bırakarak dikkat çekici bir başarıya imza atmış oldu.
Tıp fakültesinin ilk yılında 31 öğrenci yerleşti.
Her bir öğrenci eğitim yılı boyunca
aylık 50.000 TL öğrenim bursu almaya başladı.
Bu destekle başarılı öğrencilerin eğitim
yükünün hafifletilmesi
nitelikli sağlık eğitiminin önünün açılması amaçlanıyordu.
Öğrencilerin kalan üç yıllık eğitimlerini ise
kendi fakültelrinde tamamlamaları öngörüldü.
Böylece teorik eğitimden sonra hastalarla
doğrudan ilgilenecekleri uygulama döneminde
iş adamımızın memleketine gelerek
hem eğitimlerini tamamlamaları
hem de memleketindeki hastalara
katkı sağlamaları hedeflendi.
Yani o, yine
“Ben açtırdım, Saldım çayıra, Mevlam kayıra” demedi.
Hemşerilerinin, bu öğrencilerin bilgi ve birikiminden
gelecekte yararlanabilmesini de düşündü.
Memleketine yaptığı hizmetler bunlarla da sınırlı kalmadı.
Belki de memleketinin son yüzyılda
yaşayacağı en büyük
değişim ve dönüşümün öncülüğünü üstlendi.
Peki, bu büyük hamle neydi?
Öncelikle, yüzyılların izlerini taşıyan
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden miras kalan
tarihî eserlerin korunması,
aslına uygun şekilde restore edilmesi
ve turizme kazandırılması için harekete geçti.
Amacı yalnızca tarihî yapıları onarmak değildi.
Memleketine gelen turistlerin
bu eserleri rahat ve konforlu bir şekilde
gezebileceği, şehrin tarihî ve kültürel zenginliğini
yakından tanıyabileceği bir turizm ortamı oluşturmaktı.
Bunun için şehirdeki yöneticiler,
siyasi kadrolar ve devlet bürokrasisiyle
birlikte hareket ederek devletin
en üst makamları nezdinde girişimlerde bulundu.
Ancak hayalindeki değişim yalnızca tarihî
eserlerin restorasyonuyla sınırlı değildi.
Atıl durumdaki derelerin yeniden değerlendirilmesi,
çarpık ve sağlıksız yapılaşmanın
ortadan kaldırılması,
eski mahallelerin yerinde dönüşümle
yenilenmesi ve şehrin tarihî dokusunun
korunması için kapsamlı bir şehircilik hamlesine öncülük etti.
Şehrin neredeyse tamamını kapsayan
kentsel dönüşüm sürecinin hayata geçirilmesi
için önemli girişimlerde bulundu.
İlgili kurumları, şehrin yöneticilerini,
siyasi kadroları ve bürokratları
ortak bir hedef etrafında buluşturarak
şehrin yeniden yapılanmasına öncülük etti.
Onun hayalindeki değişim,
birkaç binanın yenilenmesinden çok daha fazlasıydı.
Tarihî mirasını koruyan,
turizm potansiyelini değerlendiren,
modern yaşam alanlarıyla güzelleşen ve geçmişiyle
geleceğini buluşturan yeni bir şehir oluşturmaktı.
Bu büyük hedefin hayata geçirilmesi için
memleketindeki yöneticiler,
siyasiler ve bürokratlarla birlikte hareket etti.
Üstelik ortaya çıkan bu değişimi kişisel
bir başarı olarak görmek yerine,
memleketinde yaşayan insanlara
bırakılan bir armağan olarak değerlendirdi.
Kısa sayılabilecek bir sürede alınan
sonuçlar, şehir adına önemli bir
dönüşümün kapısını araladı.
Bugün o şehir; tarihî mirası yeniden hayat bulan,
yaşam alanları yenilenen,
turizm potansiyeli gelişen ve insanlarına
daha kaliteli bir yaşam sunmayı
hedefleyen yeni bir kimliğe kavuştu.
Bir insanın memleketine bırakabileceği
en değerli miraslardan biri, kendisinden
sonra da insanların faydalanacağı
kalıcı eserler ve yaşanabilir bir şehir oluşturmaktır.
O da memleketine yalnızca ekonomik değerler değil,
geçmişiyle geleceğini buluşturan yeni bir şehir
vizyonu kazandırmak için çaba gösterdi.
Aktif siyasetin içerisinde hiçbir dönem yer almadı.
Elbette kendisinin de siyasi tercihleri ve
düşünceleri vardı;
ancak bunları kişisel bir tercih olarak muhafaza etti.
Ne ailesinin ne de memleketinin siyasi tercihlerinin
şekillenmesinde belirleyici olmaya çalıştı.
Aile bireylerinden herhangi birinin
aktif siyasete yönelmesini de teşvik etmedi.
Onun siyasetle kurduğu mesafeyi ve toplumdaki
karşılığını anlamak amacıyla memleketinde
bazı kişilere şu soru yöneltildi:
“Bu iş insanı siyasete atılsa,
bağımsız ya da herhangi bir siyasi partiden
aday olsa veya desteklediği bir ismi
kamuoyuna açıklasa, sizce nasıl bir karşılık bulur?”
Görüşülen kişilerin cevaplarında
dikkat çeken ortak bir yaklaşım vardı:
“O, böyle bir şey yapmaz. Siyasete girmez.”
Ardından aynı kişilere bu kez ikinci bir soru yöneltildi:
“Peki, kendisi genel veya yerel seçimlerde
aday olmaya karar verse ya da desteklediği
bir ismi aday olarak gösterip kamuoyuna
açıklasa, sizce nasıl bir karşılık bulur?”
Bu soruya verilen cevaplar ise toplumsal
algıya ilişkin farklı bir değerlendirmeyi ortaya koyuyordu:
“O, böyle bir şey yapmaz.
Ancak böyle bir tercihte bulunursa
kendisini asla yalnız bırakmayız.
Gereken desteği veririz.”
Elbette burada aktarılan soru ve cevaplar,
bütün ili temsil eden bilimsel bir araştırmanın,
kapsamlı bir kamuoyu yoklamasının
veya seçim sonuçlarına dayalı
bir değerlendirmenin ürünü değildir.
Bunlar, belirli kişilerle yapılan
görüşmelerde ve halk arasında dile getirilen
düşünceleri yansıtan gözlemlerdir.
Bu gözlem ve değerlendirmeler,
onun memleketinde kendisine duyulan
güvenin ve kazandığı toplumsal itibarın
bir göstergesi olarak öne çıkıyordu.
Asıl dikkat çekici olan ise
siyasetin içinde yer almadan,
herhangi bir siyasi makam üstlenmeden de
Doğduğu ilin, insanlarının sevgisini kazanmak,
bir iş insanı için kuşkusuz
büyük bir mutluluk ve gurur kaynağı olmalı.
İnsan doğduğu yeri seçemez;
fakat elde ettiği imkânlarla o yere ne katacağını seçebilir.
Bir ömrün gerçek değeri,
yalnızca kazanılan servetle makamla değil,
hiçbir karşılık beklemeden kaç insanın hayatına
dokunulduğu ve kaç kişinin yaşamına katkı sağlandığıyla ölçülür.
Doğduğu topraklardaki insanların umudu olmak,
onların hayatına dokunmak ve bunun karşılığında
böylesine güçlü bir sevgi ve takdir görmek
her insana, her aileye nasip olmaz.
Fakat 1943 yılında
Bitlis’te doğan
iş insanı Ahmet Hilmi Eren’e ve ailesine bu nasip olmuş.
Bu büyük sevgi ve takdirin yaşandığı şehir ise Bitlis olmuş.