“Canım çok şey anlatmak istiyor ama yorgunum...
Beynim yorgun, bedenim yorgun.
Konuşarak anlaşmaya olan inancım bile yorgun artık.
Çok yorgunum.”
Sabahın ilk ışıklarıyla sokağa dökülen insanların yüzlerinde beliriyor izleri. Otobüs duraklarında, metro merdivenlerinde ya da bir çay ocağının taburesinde oturup uzaklara dalan o gözlerde… Tepkisizlik mi, öfke mi, yoksa koca bir vazgeçiş mi?
Galiba en doğrusu, adına “tükenmişlik” dediğimiz o ağır ve görünmez yük değil mi bizi yoran?
Artık sadece ekonomik zorluklarla ya da gündelik koşturmacayla yorulmuyoruz. Başka başka şeyler var; belki de kelimelere sığdıramadığımız türden. Bir iç çekiş diyebiliriz. Bu öyle parayla pulla, makamla mevkiyle, işle güçle de ilgili değil; daha dünyalar üstü bir şey… Alıp götürmüyor bir yere duygularımız da idealist düşüncelerimiz de. Biz doğrudan insan olmaktan, beklemekten, umut etmekten ve her defasında aynı duvara çarpmaktan yılmayan 6. hissimizden de yorgunuz.
En çok da sonbahar yansıtmıyor mu halimizi. Rüzgârda savrulan sarı yapraklar gibi, birer birer döküyoruz içimize yeşerttiğimiz yaprakları. Sokakları kaplayan o serin hüzün ruhumuzun mevsimi haline geldi. Nâzım Hikmet’in dizesinde dile gelen o eksilmişlik seni de sarmıyor mu?
“Kaldı işte;
Çayımız bardakta,
Çocukluğumuz sokaklarda,
Mutluluğumuz kursağımızda...
Gülüşlerimiz fotoğraflarda...”
İşte o eskimeyen fotoğraflar alıp götürüyor bizi. Geçmişimiz ket vuruyor sanki geleceğimize; kapanmış mutluluğa dair umudun kapılarını hatırlatıyor.
Ağaçlar seneye yeniden yeşereceğini bilerek yaprak döker değil mi? Peki ya biz? Biz ne zaman yeniden filizleneceğimize dair o inancı kaybetmiş gibiyiz. Zaman geçer geçmesine de geçen her an bizden ışığımızı koparmıyor mu? Her mevsimde biraz daha eksilerek, biraz daha soluklaşarak tamamlıyoruz günü.
Bakışlarımızı kışa çevirdiğimizde ise karşılaştığımız şey sadece soğuk havalar olmuyor; kalplerin, vicdanların ve ilişkilerin üzerine çöken o buz gibi ayaz. Kapı komşumuzun derdine dokunacak halimiz kalmadı; kendi derdimizin altında ezilirken kışın o tecrit eden havasına sığındık. Yine de “Masum değiliz hiçbirimiz...” neler yaptığımız kadar neler yapmadıklarımızı da düşündük mü? Ya hayır, olmaz, dur diyemediklerimizi…
Kendi kabuğumuza çekilip toplumsal yaralara gözlerimizi kapattıkça, kalabalıklar içinde koca bir yalnızlığa sürüklendik. Herkes mutsuz, herkes öfkeli, herkes küs... Zülfü’nün dediği çıktı: “o kadar çok kuru gürültü var ki ezilenlerin, mazlumların ve masumların sesi duyulmuyor.” Öyle ki artık kimsenin sesini kimse duymuyor. Herkesin kimsesiz olduğu bir kalabalığın içerisinde yalnız ve yorgun…
Yalnızca dışarıdaki hayat değil, en yakınımızdakiler bile yük olmaya başladı ruhumuza. Aile sofralarında bile yan yana oturup tanımsız bakışlar var artık. Sevgilerde sığ, duygudan yoksun bir alış veriş sarmalında. Emek yok... Kimse kimseyi anlamıyor, duymuyor. Aşklar gündelik heveslerin kurbanı, evlerin içi birer sonbahar bahçesi gibi. Kapalı kapılar ardında birbirine teğet geçen hayatlar... Aynı çatı altında soğuk, tatsız ve zorunlu bir yalnızlık…
Oysa bir zamanlar baharı beklerdik; yeşilin, umudun, tazelenmenin sözünü veren ilkbaharı. Zaman değişti biz bize yabancılaştık, her mevsimi sonbahar çizmeye başladı çocuklar. Ne zaman bir bahar hayali kursak, arkasından gelen düş kırıklıklarıyla kendimizi yine o çürümeye terk edilmiş hissettik.
“Bir çürümenin ortasında
Utancımıza tutunmuş
İyi şeyler düşünerek
Yaşamaya çalışıyoruz.” yazıyor defterinde Şükrü Erbaş’ın. İnsan hiç utancına tutunur mu, utanç bir sığınak olur muymuş insana? Yaşanan yozlaşmaya, pişkinliğe, arsızlığa, ahlaksızlığa baktıkça; elimizde kalan son sığınak utancımız mı kalıyor? Oluyormuş işte. Pişkinlerin, arsızların, şakşakçıların, döneklerin dünyasında, utanmayı başarabilenler içindeki o masumiyete sarılıyor. Evet, sadece utanıyoruz! Başkası adına utanıyoruz, yaşananlar karşısında bir şey yapamamanın ezikliğiyle utanıyoruz. Bu çürümenin ortasında insan kalabilmiş olmanın tek kanıtı belki de budur?
İnsan başkaları adına utanmaktan da yorulurmuş meğer... Evet ya, utanalar, çalanlardan, arsızlardan daha çok yoruluyor. O kadar yorgun ki! Sağımız yorgun, solumuz yorgun... Oturan yorgun, yatan yorgun, bakıp geçen gözler yorgun. Seveni de yorgun, canını vereni de bu memlekete… Sadece insanı mı peki? Kurdu, kuşu, kedisi, köpeği, dağı, taşı, ormanı, suyu bile yorgun düşmüş memleketimin. Her biri can çekişmiyor mu sanırsın? Sıcağı da serinliği de kâr etmiyor artık ruhlarımıza. Tam da bu koca ağırlığın ortasında, o çözümsüzlük iklimini konuşmak bile anlamsız gelmiyor mu?
Bu yorgunluk, sadece bir günün ya da bir mevsimin yorgunluğu değil; ruhumuzda biriken bıkkınlığın, yılgınlığın adıdır. Anlatmak, feryat etmek, derdimizi dile getirmek istiyoruz dinleyen bulunabilirse... Ne söylersek söyleyelim bir duvara çarpıp geri dönüyor. İçten içe kırılan heveslerin, karşılık bulmayan çabaların ardından insan kendi kabuğuna çekiliyor.
Konuşmak anlamsızlaşınca da o eski öfkelerimiz yerini derin bir kabullenişe bırakıyor. Eskiden kızardık, bağırırdık, itiraz ederdik. Şimdiki bu sessizlik bir huzur değil; bir birikme, bir patlama hali. Can Yücel’in dediği yerdeyiz:
“Bazen; hayat yorar insanı…
Şarkılar yorar, beklemek yorar, özlemek yorar…
Ve insan susar. Her şeye, herkese rağmen…
Elinden gelen tek şeyi yapar;
Bağıra bağıra susar.”
İşte tam da bu yüzden bağıra bağıra susuyoruz... Sesimiz dışarıya ulaşmadığından değil; içimizdeki o koca fırtınayı duyuracak tek bir kelime bile kalmadığından. Yorgunluğumuz sesimizi yutuyor, gürültünün ortasında kendi sessizliğimizle kalıyoruz.
Mevsimler yine döngüsünü tamamlar. Yaprak dökülür, kar yağar. Cemre düşer ve güneş elbet yine ısıtır toprağı. Susmak bir korunma refleksi, bir içe çekiliş belki de... Yine de hayat; karlı toprağın altındaki ilk kardelen gibidir. Tam da bu bağıra bağıra sustuğumuz yerde durur. Kendi derindeki sesini ve inceliğini sessizce korumaya devam eder.
Yorgunluk deyip geçemiyor insan; içimizden gelmiyor bir şeylere heveslenmek, hep yokuş tırmanmak... Sanki gizli bir uzlaşıyla o nihai sessizliği bekliyoruz hepimiz. Korkulacak bir belirsizlik değil artık o da; ruhumuz kabullendi çoktan. Mezarlık da sessizdir nasılsa. İki duanın ardından, sessiz çoğunluğun huzurunda yine çıkmayacak sesimiz. Bu uzayıp giden yorgunluğun ardından sığınılacak sakin bir kıyı gibi duruyor karşımızda. "Bu kadarı yetti" der gibi, sitem etmeden tamamlamak için yaşamı... Gün gelirde koparsa bir gün kıyamet içimizde biriken tüm feryatları Tanrı’ya haykıracağız.
M. Akça