Hepimiz bir yol yürüyoruz bu hayatta. Kimimiz sağdan, kimimiz soldan, kimimiz tam ortadan... Bazı yollar hazırdır, konforludur, düzlüktür; bazıları ise dışarıdan engebeli, meşakkatli bir o kadar da tehlikeli görünür. Kimi yollar öğretilmiştir, sapmazsın o yaldan başka yol da bilmezsin, birer zorunluluktur, kimileri ise bile isteye seçilmiş tercih.
Asıl mesele hangi yoldan gittiğimizden ziyade, o yolu neden seçtiğimizi bilip bilmediğimizdir belki de. Çoğu zaman gelenekler, ezberlenmiş inançlar ya da konfor arzusu iter bizi bir yola. Oysa her yolun bir bedeli vardır; kolay ve keyifli görünen o asfalt yollarda yürürken, farkında olmadan başkalarının sırtınabasıp geçmeyi göze alırsın. Güzeldir, rahattır ama altta birilerinin canı çıkar, sesi çıksa da duymazdan gelirsin feryadı.
Orta yolcuları ise hiç sorma, belki de hiç ama hiç sormamak gerekir... Onlar hep arafta yaşarlar. Neyin iyi neyin kötü olduğunu bal gibi bilirler ama ne şiş yansın isterler ne kebap. Rüzgâra göre yön değiştiren, her iki tarafa da göz kırpan zübükzadelerdir onlar; duruma göre şekil alır, nabza göre şerbet verirler... Ama hayatı sadece idare etmekle, eyyamcılıkla sürdürülen bir yolculuktur. Her dönemde yığınla yolcusu vardır. Oysa gerçek ve doğru olan ise o zor ve engebeli yolu göze alarak yürüyebilmektir.
Biliriz ki akıntıya kapılmak kolaytır. Oradan ilerlemek yormaz insanı. Hazır kalıplara sığınırsın, kimseyle ters düşmezsin, sürüye katılıp yaşar gidersin. Ama hayata soldan bakıp bir de yürümek yok mu, o ritmi bozmayı göze alan katıksız bir cesaret işidir işte. O yol, çizilmiş sınırlara ve ezberlere açık yüreklilikle itiraz etmektir. Çünkü bazen kalabalık bir caddede herkesinaktığı yönün aksine yürümek gerekiyor. Her ne kadar çoğunluk göze alamasa da…
Soru sormaktan kaçıp, hazır reçetelere ve kurulu düzene yaslanma kolaycılığı basit ve ucuz olmanın yanında insanı kendi olmaktan uzaklaştıran bir tuzaktır. "Gittiğim yol gerçekten benim seçimim mi, yoksa sadece akıntıya mı bırakmışım zihnimi?" İşte bu kolaycılığa düşmemek, o akıntıya itiraz edebilmek başlı başına bir devrim değil midir? Kendi devrimini gerçekleştirebilmek belki de hayatta başarabileceğimiz tek savaş olacaktır.
Sola bakıp hele de oradan yürüyenler için dünya sabit, düz ve değişmez değildir bir kere. Onlar en çok da kendi inandıklarını masaya yatırırlar. Üzerinde tepinip dururlar. Hani Sokrates'in o meşhur "Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez" sözü vardır ya... Soldan düşünmek tam da budur işte. Durup kendi kendine ardı arkası kesilmeyen sorular sorabilmektir: "Ya yoksa?", "Ya başkaları haklıysa?", "Ya benim doğru bildiğimin tersi mümkünse?" İşte sola inananlar, tam da bu soruların yarattığı o sarsıcı boşlukta debelenmeyi tercih eder.Tek doğru yoktur. Belki de bütün meselelerin çözümü burada yatıyordur. En doğruyu aramak…
Soldan soldan yürüyenler için hiçbir fikir, isim veya sembol dokunulmaz olmuyor genelde; sorgulanmadan her şeyin üzerine çıkarılan sarsılmaz bir 'kutsallığa' bürünemez. Çünkü soru sorulmayan yerde hiçbir ilerleme olmaz. Hani bazen insan bir kutsala sıkı sıkıya sarılır da "Bunun altını gerçekten doldurabiliyor muyum, yoksa sadece ezbere mi inanıyorum?"diye sormaz ya kendine... İnanmak, anlamanın ve sorgulamanın yerini aldığında zihnin düşünmeyi bıraktığını bilir. İşte bu kolaycılığa düşmemektir soldan bakmak. Kendine karşı, bilinçaltındaki Don Kişot’u rahat bırakmaz. Salar yel değirmenlerinin üstüne. Kendine dürüsttür en azından. İçi boş ezberlerin peşine takılmak yerine; aklın, mantığın, vicdanın ve merhametin süzgecinden geçmeyen hiçbir şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmemektir.
Muhafazakâr değildir soldan yürüyenler; geçmişin kalıplarını kutsayıp bugünü oraya hapsetmezler. Dünyayı da insanı da sürekli değişen bir varlık olarak görür. Kendine acımasızca soru sorabilen biri, "öteki"ni düşmanlaştırabilir mi? "Onun pencerelerinden baksan ne görürüm?" diyebildiğin an, sığ kalıplar darmadağın olmaz mı? Bu yüzden sana hiç benzemeyenle bile yan yana gelebilirsin. En kallavi fikirleri acı tatlı tartışmaktan çekinmezsin. "Peki ya ben yanılıyorsam?"şüphesi, insanı kibirden korumaz mı? Soldan yürümenin bu tehlikesi vardır işte… “Ya yanılıyorsam; peki ya o/onlaryanılıyorsa…” Ne kadar tatlı sorular değil mi? Yeni limanlara yelken açmak gibi...
Gelenekçiliğin o dar kalıplarına teslim olmamak gerekir. Yeri geldiğinde en yakınındakilerinin o çok sevdiklerinin fikirleriyle bile çatışmayı göze alabilmek. "Biz böyle gördük, öyle bildik, böyle de devam eder-edecek-etmeli" ezberine karşı "Gerçekten öyle mi olmak zorunda?" sorusunu fısıldamalı dudaklar. Sorgulamadan kabul ettiğimiz her düşünce bizi aptallaştırmaz mı? Yalnızlaşacağımızı bilsek de ama olsun; sahte kalabalıklar arasında kaybolmaktansa kendi gerçeğimizle kalabilmek daha cesur bir adım değil mi?
Sürü psikolojisinden sıyrılmak öyle pek kolay değildirbiliyorum. Nietzsche’nin dediği gibi; "Bütün o kitleler arasında kendi yolunu çizmeye çalışan insan, her zaman mücadele etmek zorunda kalır." Çünkü kalabalıkların "akıl sağlığı" saydığı şey, çoğu zaman sadece sürüye uyma halinden başka bir şey değildir. Herkesin aynı tarafa koştuğu bir yerde durup "Bir dakika ya, ben nereye gidiyorum?" diyebilmek gerçekten yürek ister. Tek başına dünyayı değiştiremeyebilirizbelki. Ama tek bir insanın bile bir şeyleri dönüştürebileceğine inanmaktır soldan yürümek. Değişim tam da küçük, küçücük bir itirazla başlamaz mı?
Aslında en zor yüzleşme tam da burada başlar... Mesele süslü devrimci cümlelerin arkasına saklanmak değil elbette. Dünyaya soldan bakmak kolaydır zira oturduğun pencereden adil bir dünya hayali kurarsın, eşitlikten, adaletten bahsedersin, yapılan haksızlıklar yüreğini darlar. Ama bakmak, izleyici kalmak değil midir? Asıl mesele bakmakla yetinmek mi, yürüyebilmek mi? İkisi arasında ciddi bir fark yok mu dersiniz? Konforumuz bozulmasın diye karnımızdan mı konuşuyoruz yoksa lafını ettiğimiz o değerler için risk alabiliyor muyuz?
Bazen sadece soldan koltukta oturup da bakmak zihinsel bir konfordur. Koltuğu vicdanı rahatlatan bir açıya konumlayıp sol gözle pencerenin sol kanadından sokağa bakarak ahkâmlar kesip içlenmekle birlikte sağ tarafımızı sola mahkûm edip yargılarız. Bir tek osurunca fark ederiz kapalı bir alanda burnumuza gelen gaz kokusunu. Ardından biber gazına maruz kalmamanın konforuyla yudumlarız kahvemizi. Oysa soldan yürümek; Ahmet Arif’in dizeleriyle:
Nerede olursak olalım,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Üstüne yürümektir,
Tükürmektir yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayanmaktır kitap ile, iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile ilkelerin uğruna yaşamı anlamlı kılmaktır.
Koşarak inmektir sokağa çıkıp rüzgâra karşı bağrını açmaktır.
Güçle, otoriteyle sınavımız zordur aslında. Birilerinin gölgesine sığınmak, bir güce sırtını yaslayıp "Ağam, paşam" diyerek yaşamak çok zahmetsizdir neticede. Konforludur da... Oysa soldan yürümek, o tatlı söğüt gölgesinden çıkıp güneşin yakıcı sıcaklığında durabilmektir. Eğilip bükülmeden, sırf bir yerlere yaranmak için el pençe divan durmadan, yalnız kalmayı göze alıp en azından kendi iradene sahip çıkmaktır.
Hırsın, bencilliğin, "Önce ben!" rehavetinin her yanı sardığı şu dünyada hiçbir karşılık beklemeden birine elini uzatmak, başkasının derdiyle dertlenebilmek insanı gerçekten insan yapıyor. Bencilliğin o daracık dünyasından çıkıp ferahlamaktır bir nevi. Kavganın, gürültünün ortasında ısrarla barıştan, bir arada yaşamaktan yana olmayı ne kadar da özlemişiz değil mi? Hele ki her şeyin parayla ölçüldüğü, doğanın kâr hırsıyla yağmalandığı şu çağda soldan adımlamak insana nerede duracağını çok güzel öğretiyor. Paranın ve betonun o doymak bilmeyen iştahına karşı; kurdun, kuşun, kalsa da son bir ağacın hakkını kendi hakkın bilmek…
Derler ya bu yol ateşten gömlektir herkes giyemez, demirden leblebidir herkes çiğneyemez. Bu yol adaletin yoludur. Öyle "bizim mahalleye" istenen bir ayrıcalık olamaz asla. Sana hiç benzemeyenin, hatta hiç sevmediğinin bile hakkını kendi hakkın gibi savunabilmektir.
Akıl, bilim ve bilinçtir bu yolun pusulası. Gerçeği hayallerde değil, aklın aydınlığında ararsın. Ama bu seni katı ya da soğuk biri yapmaz asla. Aksine, akıl vicdanla buluşunca güzeldir. Empati dediğimiz o içten duygu en çok bu yolda anlam bulur. Başkasının acısını içinde hissettiğin o ince sızı var ya... İşte o sızı en çok bizim sol yanımıza yakışır. Zaten bu yüzden, herkesin kalbi biraz soldan atmalıdır bu hayatta.
Hayatı soldan yürümek bir hayalin peşinden koşmak değildir. Kendi doğrularından bile şüphe edebilme olgunluğuyla, cesaretle yaşanan bir yaşam biçimidir. Hayat dediğimiz tercihlerimizin, sorularımızın ve reddettiklerimizin toplamı değil midir? Aklının, mantığının hele de kalbinin sesini dinleyen herkes için bu yolda yürümek; dünyamızı güzelleştirmenin en samimi yolu gibi görünmüyor mu?
Mesut AKÇA