Hani derler ya, “İnsanın en yakınına derdini anlatması zordur.”
Biz de anlattık. Hem de yıllarca anlattık. Yazdık, çizdik, söyledik. Güzelim ülkemizde hep birlikte, insanca ve onurlu bir hayat yaşayalım dedik. Ama ne yazık ki anlatamadık.

“Kişi başına düşen gelirimiz dünya ülkeleriyle kıyaslandığında neden bu kadar düşük?” dedik, anlatamadık.

“Bu ülkenin tarımı, hayvancılığı bitmesin. Çiftçisi üretsin, köylüsü toprağından kopmasın.” dedik, anlatamadık.

“Her şeyini ithal eden bir ülke nasıl kalkınabilir?” diye sorduk.
“Sığır ithal edersek etin kilosu ucuzlar” diyenleri alkışladılar.
Peki, et ucuzladı mı? Hayır.
Bunu da anlatamadık.

Yoksullaşıyoruz dedik.
Kadınlarımızın mutfakta birkaç malzemeyi bir araya getirip sofraya yemek koymaya çalıştığını, eskiden misafir ağırlayan evlerin bugün ay sonunu nasıl getireceğini düşündüğünü söyledik. Yine anlatamadık.

Bu ülkenin gelir getiren, stratejik kurumlarının birer birer özelleştirme yoluyla elden çıkarılmasının gelecekte nelere mal olabileceğini söyledik. Anlatamadık.

Yaşanan acıları unutmadık.

Çocuğunun ısınması için saç kurutma makinesi veren ve ardından kendi yaşamına son veren Emine Akçay’ı unutmadık. Onun hikâyesi yalnızca bir annenin trajedisi değildi; yoksulluğun, çaresizliğin ve tutunacak dal bulamamanın ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğinin acı bir göstergesiydi.

Ve onun gibi nice hayat hikâyesi canımızı yaktı.

Deprem olmadan önce söyledik:
“Riskli yapıları belirleyin. Gerekli önlemleri alın. Doğal afetlere karşı hazırlıklı olun. Bilim insanlarını dinleyin.”

Sonra büyük acılar yaşadık.

Peki, yaşadıklarımızdan yeterince ders çıkardık mı?

Ne yazık ki yine aynı soruları sormak zorunda kalıyoruz.

Üniversite bitiren gençlerimizin işsiz kaldığını, yıllarca emek vererek yetişen gençlerin umudu başka ülkelerde aradığını söyledik. “Bu gidişle büyük bir beyin göçü yaşayacağız” dedik.

“Sen müneccim misin?” dediler.

Bugün gençlerimizin bir kısmı geleceklerini bu ülkenin dışında arıyor.

Yoksulluk derinleşiyor dedik.
Aileler ekonomik ve sosyal baskılar altında zorlanıyor dedik.
Kadın cinayetlerine, çocukların ve gençlerin yaşadığı sorunlara dikkat çektik.
Esnafın, memurun, işçinin, emeklinin halini anlattık.

Seçimden seçime hatırlanan sorunların seçim sonrasında yeniden unutulmaması gerektiğini söyledik.

Ama çoğu zaman sesimiz duyulmadı.

Bunun yerine bazen “Petrol bulduk”, bazen “Doğalgaz bulduk”, bazen de başka bir müjdeyle insanların karşısına çıkıldı.

Oysa bizim istediğimiz müjde çok daha basitti:

Çocuklarımızın geleceğinden endişe etmediği bir ülke…

Gençlerimizin iş bulmak için başka ülkelere gitmek zorunda kalmadığı bir ülke…

Çiftçinin ürettiği, emeğinin karşılığını aldığı bir ülke…

İşçinin, memurun, emeklinin ay sonunu düşünmeden yaşayabildiği bir ülke…

Kadınların korkmadan yaşadığı bir ülke…

Deprem olduğunda enkaz altında kaderini beklemek zorunda kalmadığımız bir ülke…

Ve en önemlisi; insanların birbirine düşman edilmeden, farklılıklarıyla birlikte, insanca ve onuruyla yaşayabildiği bir ülke.

Biz aslında çok şey istemedik.

İsraf olmasın, adalet olsun dedik.
Üretim olsun, dışa bağımlılık azal­sın dedik.
Liyakat olsun, kurumlar güçlü olsun dedik.
Bilim ve akıl yol gösterici olsun dedik.
Çocuklarımızın geleceği güvence altında olsun dedik.

Belki biz anlatamadık.
Belki de bazıları duymak istemedi.

Ama bugün yaşadığımız sorunlar, dün söylediğimiz sözlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Biz bunları birilerini suçlamak için değil, bu ülke daha fazla bedel ödemesin diye söyledik.

Çünkü mesele bir siyasi parti, bir seçim ya da bir dönem meselesi değildir.
Mesele; çocuklarımızın nasıl bir ülkede yaşayacağıdır.
Ve artık hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:

Biz gerçekten anlatamadık mı, yoksa anlamak mı istemediler?…