Ülke siyasetinde tanık olduğum şey, dün omuz omuza yürüyenler bugün birbirlerini eleştiriyor, dün birbirlerine ağır sözler söyleyenler ise bugün aynı safta yer alabiliyor.
Birkaç dönem milletvekilliği, belediye başkanlığı ya da başka önemli görevlerde bulunmuş isimlerin farklı partilere geçmesi artık siyasetin sıradan görüntülerinden biri hâline geldi.

Elbette siyasette düşüncelerin, şartların ve siyasi tercihlerin zaman içinde değişmesi mümkündür. Ancak asıl sorgulanması gereken, değişimin ilkelere mi, yoksa makama ve çıkara mı dayandığıdır.

Bir siyasetçinin parti değiştirmesinden daha önemli olan, halka verdiği sözlerin arkasında durup durmadığıdır. Dün savunduğu değerleri bugün neden terk ettiğini, dün eleştirdiği uygulamaları bugün neden benimsediğini topluma açıklayabilmesi gerekir. Çünkü siyaset yalnızca seçim kazanma ve makam elde etme sanatı değildir; aynı zamanda sorumluluk, güven ve hesap verme meselesidir.

Bugün ülkemizde siyaset anlayışına baktığımızda, toplumun önemli bir bölümünün rahatsız olduğu bazı yöntemlerin hâlâ etkili biçimde kullanıldığını görüyoruz. Benim kabul etmediğim siyaset anlayışının üç temel ayağı var: inancı siyasetin aracı hâline getirmek, mağduriyet üzerinden siyasi destek üretmek ve parayı siyasi gücün önemli araçlarından biri hâline getirmek.

İnanç, insanların en hassas değerlerinden biridir. Bu nedenle dini değerlerin siyasi rekabetin malzemesi hâline getirilmesi, siyasetin sağlıklı bir zeminde yapılmasını zorlaştırır. İnanç samimiyetin alanıdır; siyasi çıkarın malzemesi hâline getirildiğinde hem siyasete hem de toplumun inançlarına zarar verir.

İkinci yöntem ise mağduriyet siyasetidir.

Elbette gerçek mağduriyetler vardır ve bunların dile getirilmesi demokratik siyasetin doğal bir parçasıdır. Ancak mağduriyetin sürekli bir siyasi araç olarak kullanılması, toplumun gerçek sorunlarının ve çözüm önerilerinin geri plana itilmesine neden olabilir. Siyaset yalnızca “Bize haksızlık yapıldı” demek üzerine değil, “Bu ülkenin sorunlarını nasıl çözeceğiz?” sorusu üzerine kurulmalıdır.

Üçüncü ayağı ise para oluşturmaktadır.

Siyasetin ekonomik gücü yüksek olanların daha fazla imkâna sahip olduğu bir yarışa dönüşmesi, toplumdaki adalet duygusunu zedeler. Siyasetin amacı kamu kaynaklarından ve kamu gücünden kişisel veya siyasi çıkar sağlamak değil, kamu yararını gözetmektir.

Peki siyaseti bir rant kapısı olarak görenler, elde edilen makamların ve imkânların nimetlerinden faydalanırken halkın çıkarlarını ne ölçüde düşündüler?

Bu soru yalnızca belli bir partiye, belli bir siyasetçiye ya da belli bir döneme sorulabilecek bir soru değildir.

Bu, hepimizin sorması gereken ortak bir sorudur.

Çünkü mesele kişilerden çok, siyasi kültür ve yönetim anlayışı meselesidir.

Ayırmacılığın, kayırmacılığın ve liyakat yerine yakınlığın öne çıktığı bir düzende devlet kurumlarının güçlü olması beklenebilir mi?

Görevini kamu yararı için değil, kişisel çıkarı için kullananlardan hesap sorulmadığında toplumda adalet duygusu korunabilir mi?

Kamu görevinde bulunanlar yaptıkları işlerin hesabını halka vermediğinde demokrasi yalnızca sandığa indirgenebilir mi?

Siyaset, seçimden seçime hatırlanan bir halk ilişkileri çalışması olmamalıdır.

Asıl mesele seçimden sonra başlamaktadır.

Milletvekili seçilenin de belediye başkanı seçilenin de bakanın da bürokratın da temel görevi, kendisine emanet edilen kamu gücünü toplumun tamamının yararına kullanmaktır. Kamu görevi bir ayrıcalık değil, emanettir.

Bu nedenle siyasetçinin başarısını yalnızca aldığı oyla ölçmek yeterli değildir. Asıl mesele; görev süresince ne yaptığı, hangi kaynakları nasıl kullandığı, verdiği sözlerin hangisini yerine getirdiği ve halka ne kadar hesap verdiğidir.
Bugün asıl sorulması gereken soru,
Siyaset kimin için yapılmaktadır?
Makam için mi, iktidar için mi, kişisel çıkar için mi; yoksa toplum için mi?

Benim savunduğum siyaset anlayışında din siyasi çıkarın aracı olmamalı, mağduriyet siyasetin sürekli yakıtı hâline getirilmemeli, para siyasi gücün belirleyicisi olmamalı; bunun yerine liyakat, adalet, şeffaflık ve hesap verebilirlik esas alınmalıdır.

Çünkü ülkenin gerçek zenginliği siyasetçilerin sahip olduğu makamlar değil, halkın devlete ve siyasete duyduğu güvendir.

Güven kaybolduğunda makamların, sloganların ve seçim başarılarının da anlamı azalır.
Halka karşı sorumluluk duygusu.
Ve halk, kendisine verilen her sözün, kullanılan her yetkinin ve harcanan her kamu kaynağının hesabını sorma hakkına sahiptir.

Siyasetin gerçek sınavı da tam olarak burada başlar.