Adıyaman’a dair sorunları ve çözümleri hep başka yerlerde arayıp durduk. Böyle olunca da hemen yanı başımızdaki problemi göremedik.

Bir şarkıda ne diyordu: “Uzaklarda arama çünkü sen yanımdasın…”

Adıyaman’da sorunların temel kaynağı meğer “TIRŞİK”miş.

Rahmetli İsmet emmim vardı görmüş geçirmiş dediğimiz insanlardan. Somyaya oturur; beyaz gömlek, siyah şalvarı, bir elinde teşbih, bir elinde sigarası Tırşikçileri anlatır dururdu. O zamanlar çocuktum pek anlamazdım. Artık bazı şeylerin farkına vardıkça tırşik de ben de emmimdeki karşılığını buldu.

Evet, yanlış duymadınız; bu memlekette tırşik yemeği acilen yasaklanmalı. Niye mi?

Bu yemek, bağışıklığı olmayan zayıf karakterli insanlarımızın aklını, fikrini, ruhunu, vicdanını çürütüp bencil, çıkarcı, yanardöner bir noktaya taşıyor.

Onları kendi öz kimliğine, diline ve köklü değerlerine tamamen yabancılaştırıyor. Üstelik Tırşikçi zihniyetin tüm Adıyaman’ı, hatta bütün bölgeyi etkisi altına alma gibi bir tehlikesi de var.

Zamanla bu meşhur yemek, mutfak tezgâhlarını aşıp toplumsal bir kimliğe büründü. Tırşik o kadar sevildi ki karnı doyanların bu defa gözü doymadı. Böylece günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovaladı ve doyuramadığımız bu kişiler için "Tırşikçi" denilmeye başlandı.

Bu kelime, Adıyaman'ın bağrından süzülüp gelen yerel bir çığlıktır. Toplumsal hafızamıza da tam anlamıyla 'cuk' diye oturmuştur. Artık topluma yayılan bulaşıcı kanseri tek başına özetlemektedir. Bu tabir, sadece doğduğu toprakların aynası değildir aslında. O, tüm Türkiye’nin makûs talihini ve ahlaki çürümesini tek bir hecede yüzümüze çarpmaktadır."

Nerede bir çıkar tütüyorsa oraya koşan, oraya kaşık sallayan kimsedir tırşikçi. Ne bir ilkesi vardır ne bir davası ne de ideolojisi... Onun yegâne kutsalı, önündeki tabağın boş kalmamasıdır. Güç kimdeyse, sofranın başköşesine kim oturduysa en yüksek sesle onun türküsünü çağırır.

Bugünün en sert muhalifiyken, yarın iktidarın, güçlünün, makamın, paranın en sadık muhafızı oluvermesi sadece dakikalar sürer; yeter ki o sofrada sıcacık, yemeye hazır bir tırşik olsun. İşte yıllardır Adıyaman’ın üzerine çöken en büyük karabasan, etrafımızı bir sarmal gibi kuşatan bu tırşikçi zihniyetidir.

Adıyaman’da yıllardan beri kronikleşmiş bir işsizlik sorunu var mı? Var.

Tarım politikalarındaki yanlışlar, can çekişen tütün üreticisinin feryadı var mı? Var.

Kültür, sanat ve edebiyatın esamesi okunmuyor, sıkıntılar hat safhada mı? Evet.

Kimliğinden, dilinden, geleneklerinden hızla uzaklaşıyor mu? Evet.

Neden hak, hukuk, adalet mücadelesi vermiyoruz; sesimiz neden hep cılız kalıyor?

Peki, tüm bunlar varken neden bir adım ileri gidemiyoruz?

Çünkü bu tırşikçi zihniyet alanı o kadar kapladı ki; yanında ne adalet bıraktı ne de hak hukuk. Memleketimiz, hak ettiği o saygın yaşamı talep etmek yerine el pençe divan duranlar yüzünden yaz mevsiminde kışı yaşıyor.

Bu çarpık düzen, zamanla öyle bir kanıksanıyor ki; hak aramak bir yana “el etek öpmeyi” maharet sayan, yalan yanlış demeden her şeyi, herkesi alkışlayan bir toplum inşa ediliyor. Bir anlamda hesap sormayı beceremiyoruz.

Hesap sormak, sadece birilerini suçlamak değildir ki; hakkını, hukukunu ve onurunu korumayı bilmektir. Yanlışa, yalana, talana sessiz kaldığımız her an, o koltukları kendi ellerimizle sağlamlaştırıyoruz. Oysa hesap sormayı bilmek; boyun eğip sabırla, şükürle kırıntılara razı olmak yerine, "Bu bizim hakkımız zaten" diyebilecek basirete sahip olmaktır.

Biz Adıyamanlılar o iradeyi ortaya koyduğumuzda, o koltuklarda oturanlar karşımızda titremeli, eli ayağına dolanmalı, halkın gücünü iliklerine kadar hissetmelidir. Biz bu bilinci kaybettikçe, haksızlık yapanlardan hesap sormayı unuttukça, sadece dışarıdaki düzeni değil, kendi içimizdeki adalet duygusunu da kaybediyoruz. Gerçek bir toplum olmak, önce o koltukları sarsacak kadar hesap sormayı bilmekle başlar.

Biz sustukça düzen hep aynı çarkla dönmeye devam ediyor ve ne yazık ki böyle giderse edecek de... Eş, dost, akraba kayırmacılığı; "Onu ara, bunu devreye sok, istemem yan cebime" zihniyeti sürdükçe; liyakat, emek ve adalet bu memlekette yerlerde sürünmeye mahkûm kalacak. Bilmiyorlar ki başkasının referansıyla, torpille girilen o hak edilmemiş kapılar, bu şehrin geleceğini tamamen kapatıyor.

Adıyaman’ın en büyük derdi cehalettir. Ama okumamışlık değil bu; bahsettiğim ilke ve prensip cehaletidir. Yandaşlığın, yalakalığın ödüllendirildiği, omurgasızlığın "işini bilmek, gemisini yürütmek" olarak pazarlandığı bu düzende ne tarım kurtulur ne işsizlik biter ne de adaletin esamesi okunur.

Gözümüzü açıp etrafımıza alıcı gözle bir baktığımızda; "Ben kimleri arayabilirim; kanunla, hakla hukukla değil de kestirmeden, yukarıdan gelecek bir telefonla işimi nasıl halledebilirim" havasında caka satanları görebiliyor muyuz? İşte o caka satanlar ile onlara yaranma havasında çırpınanlar, etrafında dört dönenler tırşikçi tayfasının ta kendileridir.

Üstelik bu tırşikçilerin kendilerini savunma mekanizmaları da hazırdır; sıkıştıkları an hemen dinle, imanla, bayrakla ve maneviyatla milleti oyalamaya kalkarlar. Topluma sahte ideolojik pompalayıp, korku iklimi yaratırlar ki, arkada çevirdikleri o kirli çarklar sorgulanmasın ve bu tırşik düzeni aynen devam etsin.

Bunlar başkalarının hakkını gasp edip araya sızmayı, hak etmeyene iş bitirmeyi, birilerine yedirip içirip kapılanmayı marifet sayanlar. Bu maskeli asalaklar kelli felli insanlarla, parantorlarla, siyasal figürlerle aynı fotoğraf çerçevesi içinde olmaya gayret ederler. Orada kişilik kazandığını düşünürler. İşte belki de Adıyaman’ın gerçek sorunu tam olarak budur!

Aslına bakarsanız hemen her gün sosyal medya hesaplarında, lüks arabalarda ya da evlerde tam olarak bu manzara yaşanıyor. Bir yanda her türlü kişisel menfaat, torpil ve çıkar çarkı fütursuzca döndürülüyor; diğer yanda ağızlarında da Harâbî’nin o muazzam sözleri yankılanıyor: 'Rızkımı veren Huda’dır, kula minnet eylemem...'

İnsan ister istemez düşünüyor; bu kadar dünyevi hesapların, makam ve güç karşısında eğilmenin ortasında bu türküyü dinleyip sağa sola caka satmak ne kadar samimi? O mukaddes dizeler, menfaat kapılarında fır dönen tırşikçiler için sadece bir slogana dönüşünce, geriye ne yazık ki derin bir sosyolojik çelişki kalıyor.

Çevrenize iyi bakın; kimler bu kirli misyonu üstlenmiş, kimler kutsal değerlerin arkasına saklanıp bu sömürünün tellallığını yapıyorsa, bilin ki tırşik tenceresi tam da orada kaynayıp duruyordur. Ve ne yazık ki bu tencere kaynadıkça, memleketin saf ve temiz insanları inançlarıyla, maneviyatlarıyla korkutulup güdülmeye devam edecektir.

Bu asalak zihniyetten, bu asırlık ataletten (tembellik, uyuşukluk, eylemsizlik veya bir işi yapmaya karşı duyulan isteksizlikten) kurtulmanın tek bir yolu var: Adıyaman’da tırşik yemeğini yasaklamak! Ancak o zaman bu bulaşıcı hastalıktan; başkasının sofrasından beslenme, güce tapma ve kula kulluk etme ezikliğinden kurtulabiliriz.

Biliyoruz ki eğilen başlar hak arayamaz. Kaşık sallayanlar dava güdemez. Adıyaman, kendi tütününün onuruyla, kendi insanının emeğiyle ayağa kalkmak istiyorsa, önce o tırşikçilerin sofrasından kalkmalıdır.

İşin en acı tarafı daha konforlu bir hayat, hak, hukuk ve kaliteli bir yaşam için dik durmayı, hakkını aramayı, yeri geldiğinde aslanlar gibi muhalif olmayı bir türlü beceremeyeceğiz galiba. Güçlü olanın, makamın ve paranın karşısında boyun eğmeyi, sırıtarak her şey yolundaymışçasına sessiz kalmayı kabullenmişiz. Onlar da herkes halinden nasılsa memnun diyerekten keyif çatmaya devam ediyor.

Oysa kendine sormalı insan: Birilerinin kapısında el pençe divan durarak, adaletsizliğe göz yumarak kazanılan o sahte konfor, gerçekten Adıyaman’ın geleceğini kurtarıyor mu? Bu güne kadar kurtardı mı?

Hak ettiğimiz yaşamı tırnaklarınla söke söke almak varken, neden hep birilerinin sofrasından düşecek kırıntılara razı olmak kaderimiz olsun? Hak arayanı, liyakat isteyeni "bozguncu, hain, öteki” ilan eden bu korku iklimine teslim olmak, bu memlekete yapılabilecek en büyük ihanet değil midir?

Gerçekten sormak lazım: Biz ne ara haksızlığa karşı ses çıkarmayı unutup, başımıza vuranın elini öper hale geldik?