"Sakın yanlış yapmayın çocuklar; biliyorsunuz üç yanlış bir doğruyu götürüyor." Bu cümleye hiç yabancı değiliz, hele de sınavlara hazırlanan çocuğu veya öğrencisi olanlar...
Yaşam içerisinde de yaptığımız yanlışlar doğrularımızı da götürdü. Oysa hayatımızı inşa etme sürecinde, elimizde sürekli bir teraziyle geziyoruz. Bir elimizde büyük çabalarla besleyip büyüttüğümüz doğrularımız, diğerinde insani hallerimizden süzülen yanlışlarımız... Ama ne hikmetse o terazi, henüz biz çocukken sanki bir yerinden bozulmuş; hep yanlışın o ağır gölgesi altında eziliyor.
Bize daha ilk adımlarımızı atarken öğretilen o bardaktaki su sorusunu hatırlayalım; bardağın yarısı için dolu mu diyoruz, boş mu? Bu "dolu-boş" bakış açısı, aslında ruhumuzun özgür akışını pozitif ve negatif kutuplar arasına sıkıştırıp, bizi bir gelişim heyecanına değil de hata yapma korkusuna sürüklüyor. Peki, bu kaygı duvarı nasıl ve nerede yükselmeye başlıyor dersiniz? Her şey bakış açısından mı ibaret? Bakmak, görmek, algılamak devamında ise değerlendirmek. Elbette, henüz hayalleri taze olan yavrularımızın önüne koyduğumuz o ölçme ve değerlendirme süreçlerinde neler var? Her şeyi korku ve kaygılar üzerine mi inşa etmişiz. Güçlü olan nedir, doğrularımız mı, yanlışlarımız mı? Kim kimi götürüyor, götürmeli…
Biliyoruz ki sistemin işleyişi çocuklara hep aynı şeyi fısıldıyor: "Aman dikkat edin, sakın yanlış yapmayın!" Hayatın provası sayılan okullarda, gelişim süreci doğrular üzerinden değil, sanki birer eksiklikmiş gibi zihnimize kazınan yanlışlar üzerinden şekilleniyor. Hepimizin bildiği o meşhur kural: "Üç yanlış, bir doğruyu götürür." Hele bi dur, nereye götürüyorsun benim doğrumu? Bu kadar kolay mı? Kim koyuyor da bu kuralı? Sahi, neden böyle? Yanlış olanlar, o binbir emekle inşa edilen doğruları sürükleyip götürerek çöp mü etmeli. O güzelim doğrumun günahı ne? Bu dünyada yapılan yanlışların günahını doğrular da mı çekmeli? Yok saymak, değersizleştirmek kime ne kazandırdı ki? Peki ya tersi olsa…Her şey tersinden veya olması gerekenden hareketle yapılansaydı…
Burada asıl tehlike, doğruları değerlendirme dışı bırakıp çöp etmenin kişilik gelişimine vurduğu darbedir. İnsan, yaptığı doğruların, gösterdiği iyiliklerin ve harcadığı emeğin bir karşılığı olduğunu görmek ister. Eğer sistem ya da çevre sadece yanlışa odaklanırsa, kişi zamanla şu ağır duyguyla baş başa kalır: "Doğrularımın, iyiliklerimin üstü örtüldü; emeğim değersizleşti, değersizleştirildi." İşte bu his, bir insanın ruhunda açılan en derin yaradır. Kendini "doğruları olan biri" olarak değil, "yanlış yapmaktan korkan biri" olarak tanımlamaya başlar. Değersizlik hissi, o kişinin tüm geleceğini, karar alma cesaretini ve hayata karşı duruşunu gölgeler.
Asıl mesele, yanlışı doğrunun önüne bir engel gibi dikmek değil, doğruyu yanlışın yol göstericisi kılmaktır. Aslolan; doğruların, doğru olanların o yanlışları yanına alıp onlara bir anlam katmasıdır. Bir hatayı silip atmak kolaydır; ama asıl kıymetli olan, o hatayı bir basamağa dönüştürebilmektir. Doğru, yanlışı elinden tutup ayağa kaldırmalıdır; onu yok ederek alanı boş bırakmamalıdır.
Özellikle biz yetişkinlerin, ebeveynlerin o "yapamıyor, edemiyor" kalıbını bir kenara bırakmamız gerekiyor. Çocuğun önüne bir "başarısızlık" etiketi koymak yerine, "yapabildikleri" üzerinden bir güven köprüsü kurmak gerekmez mi? Bir öğrencinin başardığı tek bir doğruyu, henüz eksik kaldığı o yanlışın yanına bir fener gibi koymak; ona "sen değerlisin" demenin en sıcak yoludur. Yanlışa odaklanırken, o yanlışı düzeltecek asıl gücün yine o çocuğun içindeki "doğrular" olduğunu bazen unutuyoruz.
İnsanın doğasında öğrenmek varsa, hatasız bir yolculuk zaten mümkün değildir. Ama biz hatayı bir öğrenme fırsatı değil, doğrunun katili gibi görüyoruz. Üç yanlış gelip bir doğrunun neşesini kaçırırken, aslında o gencin özgüvenini, deneme cesaretini ve hayata karşı duyduğu o güzelim merakı da incitiyor.
Bu yaklaşım ne bir doğa kanunu, ne Tanrı buyruğu, ne de bir zorunluluk... Sadece bizim alışageldiğimiz, sevgi yerine kaygıyı besleyen bir alışkanlık. Oysa doğruların yanlışlar üzerinde tatlı bir baskısı olmalı; onları ezmek yerine iyileştirmeli, onları "doğrultmalıdır." Pozitif bakabilmek, hayalperestlik değil; var olan potansiyeli, hataların gölgesinden çekip çıkarma nezaketidir.
Gelin şu soruyu kendimize daha sık soralım: Neden doğruların yanlışları silip süpürdüğü değil de, yanlışların doğruları ortadan kaldırdığı bir dünya kurmuşuz? Yanlış yaparak doğru nasıl bulunur ki… Savaşarak barış inşa etmek mümkün oldu mu? Hayat sadece kayıplardan ibaret olmamalı. Kazanılan her doğru, yapılan her hatayı kucaklayacak, ona değer katacak ve onu bir tecrübe olarak yeniden inşa edecek kadar güçlü durmalı karşımızda. Çünkü insan, yanlışlarıyla eksilen değil, o yanlışları doğrularıyla onararak, değerine değer katarak büyüyen bir varlıktır.
MESUT AKÇA