Birlikte emek verdiğimiz, aynı yolda yürüdüğümüz insanların savundukları ilkelere sırt çevirip taban tabana zıt bir safa geçmeleri, bir CHP’li olarak beni derinden üzmüştür. Siyasette değişim olabilir; ancak ilke ve duruşun bu kadar kolay terk edilmesi kırıcıdır.
Son dönemde muhalefet partilerinden seçilmiş bazı belediye başkanlarının, milletvekillerinin veya yöneticilerin iktidara yaklaşması kamuoyunda önemli bir tartışma yarattı. Özellikle seçim başarısının ardından yaşanan bu geçişler, “Muhalefet güç kazanırken neden hâlâ çözülme yaşanıyor?” sorusunu gündeme taşıdı. Ya da Güçlü Görünürken Neden Çözülme Yaşanıyor?
Bu durum yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Türkiye’de belediyeler mali kaynaklar, yatırımlar ve idari süreçler açısından büyük ölçüde merkezi yönetime bağlı çalışıyor. Bu yönde yasalar değiştirildi. Bu yapı, yerel yöneticileri siyasi ve hukuki baskılara açık hale getiriyor. Muhalefet çevrelerinde sıkça dile getirilen iddia da burada ortaya çıkıyor: Bazı siyasetçilerin soruşturma veya dosya baskısıyla iktidara yakınlaşmaya zorlandığı öne sürülüyor.
Ancak toplumun sorması gereken asıl soru şu olmalı: Eğer bir kişi gerçekten yolsuzluğa bulaşmışsa, neden taraf değiştirdiğinde kabul görüyor? Bu soruyu şöyle de sorabiliriz, yolsuzluk yaptığı iddia edilen siyasetçi AKP’ ye geçtiğinde aklanmış mı oluyor?….
Demokratik hukuk devletinde suç iddiası kişinin siyasi konumuna göre değişmez. Bir kişi suç işlemişse bağımsız biçimde yargılanmalıdır; işlememişse de siyasi baskıya maruz bırakılmamalıdır. Aksi halde hukuk, adalet dağıtan bir mekanizma olmaktan çıkıp siyasi pazarlığın aracı gibi görünmeye başlar. Türkiye’de son yıllarda oluşan güvensizliğin önemli nedenlerinden biri de budur.
Hukuk kişiye ve siyasi konuma göre değişiyorsa, ortaya ciddi bir adalet sorunu çıkıyor demektir. Suç iddiaları siyasi pazarlık konusu değil, bağımsız yargının konusu olmalıdır. Diyeceksiniz ki, Yargı bağımsız mı? Tabiki değil!….
Muhalefetin burada karşı karşıya olduğu temel sorun şu:
Sürekli olarak yalnızca “baskı altındayız” söylemine yaslanmak, bir süre sonra toplumun önemli bir bölümünde ikna gücünü kaybedebiliyor. Çünkü seçmen artık sadece mağduriyet anlatısı değil, aynı zamanda hesap verebilirlik görmek istiyor.
Muhalefet Ne Yapmalı?
Bu nedenle muhalefetin geliştireceği en güçlü strateji, rakiplerinden daha yüksek bir şeffaflık standardı oluşturmak olmalıdır. Belediye ihalelerinin açık hale getirilmesi, CHP bunu hep talep etti, fakat AKP yanaşmadı.
Bağımsız denetim raporlarının düzenli yayımlanması, mal varlığı şeffaflığı ve belediye iştiraklerinin kamuya açık biçimde yönetilmesi, yalnızca etik değil aynı zamanda siyasi bir güven meselesi haline gelmiş durumda.
Bunun yanında, parti sadakatini yalnızca lider ilişkisi üzerinden değil, kurumsal ilkeler üzerinden kurmak gerekiyor. Güçlü etik kurallar, aday denetimi, iç denetim mekanizmaları ve kriz yönetim süreçleri olmayan partiler, seçim kazansalar bile uzun vadede kadro çözülmeleri yaşayabiliyor.
Öte yandan muhalefetin de kendi içinde yüzleşmesi gereken sorunlar bulunuyor. Cumhuriyet Halk Partisi son yıllarda büyük başarı elde etti ancak hızlı büyüme beraberinde denetim ve kadro sorunlarını getirdi. Seçilebilir olduğu için aday yapılan bazı isimlerin parti aidiyeti zayıf kaldı. Ayrıca belediyelerde şeffaflık ve denetim mekanizmaları daha güçlü hale getirilmeli. Bu da usulsüzlük riskini hem de manipülasyon ihtimalini ortadan kaldıracaktır.
Bugün yaşananlar sadece “kim neden geçti” tartışması değildir. Asıl mesele, Türkiye’de siyasetin neden bu kadar baskıya ve geçişe açık hale geldiğidir. Demokratik bir sistemin temel ihtiyacı ise herkes için eşit işleyen hukuk ve güçlü kurumlardır.