Siyasetteki çürümüşlüğe nereden başlasam?…
Belki de en başından…
Siyasette artık “dün” ile “bugün” arasındaki mesafe o kadar kısaldı ki; dün “asla” denilenler, bugün büyük törenlerle rozet takılıp, taban tabana zıt partiye geçebiliyor.
Peki, değişen yalnızca rozet mi?
Yoksa ilkeler de mi değişiyor?
Cemil Tugay’ın CHP’den AK Parti’ye geçişi, bu nedenle yalnızca bir “parti değiştirme” meselesi değildir. Tartışılması gereken daha büyük bir konu vardır:
Seçmenin iradesi ve siyasette siyasi ahlak…
Elbette herkesin siyasi görüşünü değiştirme, bir partiden ayrılma veya başka bir partiye katılma hakkı vardır. Demokrasi bunu mümkün kılar.Ancak seçilmiş bir siyasetçinin, kendisine oy veren seçmene karşı da bir sorumluluğu vardır. Çünkü seçmen yalnızca bir kişiye değil; o kişinin temsil ettiği siyasi anlayışa, programa ve partiye de oy verir.
Dün “AK Parti’ye geçme ihtimalim milyonda bir bile değil” denirken, bugün AK Parti rozetinin takılması ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Siyasette verilen sözlerin, savunulan ilkelerin ve siyasi hafızanın artık hiçbir karşılığı yok mu?
Peki, siyasi ahlak nerede?
Her dönemde temiz siyasetten, şeffaflıktan, hesap verebilirlikten söz ediliyor. Ama bir şey değişmiyor. Olan vatandaşa oluyor. Siyaset her gün güven kaybediyor.
Mesele bir belediye başkanından ibaret değil.
Asıl soru şudur:
Transferlerde, Hukuken sorun olmayabilir.
Ama ahlaken?
İşte siyasi ahlak tam burada devreye girer.
Siyasi Ahlak Yasası hep konuşulur ama bir türlü hayata geçirilmez.
Siyasetçinin önünde yalnızca hukuk değil; bir de vicdan ve kamuoyu sorumluluğu vardır.
Ülkenin gerçek gündemini konuşamıyoruz.
Geçim sıkıntısı…
İşsizlik…
Eğitim…
Adalet…
Barınma…
Deprem…
Gençlerin geleceği…
Ama biz günlerdir başka bir sorunun peşindeyiz:
Mevcut iktidarın yeniden iktidar olması, halkın derinleşen sorunlarını kendiliğinden çözecek mi?
Tabii ki hayır.
Asıl ihtiyaç; sorunlara çözüm üreten, halka hesap veren, adaleti ve liyakati esas alan bir siyaset anlayışıdır.
Oysa vatandaşın ihtiyacı yeni siyasi transferler değil;
Makamdan önce halkı düşünmek…
Siyasi hesabı değil, kamu yararını öne koymak…
Asıl mesele budur.
Ama toplumun hafızası vardır.
Dün söylenen sözler bugün unutulsa bile, vatandaş unutmaz.
Bugün takılan rozet, dün verilen sözleri ortadan kaldırmaz.
Ve siyaset yalnızca “Nereye geçtin?” sorusuyla değil;
“Neden geçtin?” sorusuyla da yüzleşmek zorundadır.
Mesele;
İlke mi, makam mı?
Söz mü, çıkar mı?
Seçmen iradesi mi, siyasi hesap mı?
Bu soruların cevabı yalnızca siyasetçilerin değil, siyasetin geleceğini de belirleyecektir.
Çünkü siyasette güven kaybolursa, sandığın anlamı da tartışılır hâle gelir.
Ve unutmayalım:
Tuz da kokarsa!…