Birileri servetine servet katarken, diğerleri en temel ihtiyaçlarını karşılamak için mücadele ediyorsa; birileri bolluk içinde yaşarken, diğerleri derin yoksulluğa mahkûm oluyorsa, burada yalnızca ekonomik değil, vicdani bir sorun da vardır.

Adalet, sadece kanunlarda yazan bir kelime değil; herkesin hakkını alabildiği, emeğinin karşılığını bulduğu, kimsenin yoksulluğa ve çaresizliğe terk edilmediği bir yaşamın temelidir.

Güvenin olmadığı yerde huzur, umudun olmadığı yerde gelecek inşa edilemez. İnsanlar yarınından endişe ediyor, emeğinin karşılığını alamıyor ve adaletin herkese eşit işleyeceğine inanmıyorsa, toplumsal iyileşme de mümkün olmaz.

Peki, bu düzen nasıl değişir?

Adaletin ayrıcalığa değil hakka, ekonominin yalnızca kazanca değil insan onuruna, yönetimin güce değil sorumluluğa dayandığı bir anlayışla…

Unutmayalım; bir toplumun gerçek gücü, birkaç kişinin ne kadar zengin olduğuyla değil, hiçbir insanın yoksulluk karşısında yalnız bırakılmamasıyla ölçülür.

Çünkü adalet olmadan eşitlik, eşitlik olmadan güven, güven olmadan umut büyümez.

Daha güzel bir ülke; emeğin değer gördüğü, hakkın korunduğu, fırsatların adil paylaşıldığı ve her insanın geleceğe korkuyla değil umutla bakabildiği bir ülke demektir.

Değişim, birbirimize umut vermekle başlar; ama adaletle, liyakatle, şeffaflıkla ve herkes için eşit haklarla gerçeğe dönüşür.