Kaçan bir gol için üzülüyoruz. Alamayıp ertelediğimiz telefon günlerce aklımızda kalıyor. Gidemediğimiz tatili, kazanamadığımız parayı dert ediyoruz.
Bunların hepsi hayatın içinde.
Peki Gazze’de açlıktan ağlayan bir çocuk için ne kadar üzülüyoruz?
Ekranda görüyoruz onları.
Bir lokma ekmek bekleyen küçücük elleri, çocuğuna yemek veremeyen anneleri, çaresizce etrafına bakan babaları...
Birkaç saniye bakıyoruz.
İçimiz burkuluyor.
Sonra ekranı kaydırıyoruz.
Başka bir habere geçiyoruz.
Hayatımıza devam ediyoruz.
Belki de asıl korkutucu olan tam da bu:
Alışıyoruz.
Oysa hiçbir çocuğun açlıktan ölmesi sıradan değildir.
Hiçbir annenin evladına bir lokma yemek verememesi normal değildir.
Çocuk dediğimiz oyun oynamalı, okula gitmeli, koşmalı, gülmeli. Karnı acıktığında mutfağa koşmalı. Akşam yatağına güven içinde uzanmalı.
Ama bazı çocuklar bugün bunların hiçbirini yaşayamıyor.
Onlar oyuncak değil, ekmek bekliyor.
Okul değil, hayatta kalmayı düşünüyor.
Biz ise bütün bunları ekranın karşısından izliyoruz.
Elbette hepimizin kendi derdi var. Geçim sıkıntısı, borç, işsizlik, aile meseleleri... Kimsenin yaşadığı sıkıntıyı küçümsemek doğru değil.
Ama kendi derdimizin olması, başkasının acısını görmemize engel olmamalı.
Çünkü insan yalnızca kendi evinin içindeki hayatı görerek yaşamamalı.
Bazen başını kaldırıp biraz uzağa da bakmalı.
Gazze’deki çocukları tanımıyoruz. İsimlerini bilmiyoruz. Hangi oyuncağı sevdiklerini, büyüyünce ne olmak istediklerini bilmiyoruz.
Ama çocuk olduklarını biliyoruz.
Bunun bile yeterli olması gerekmez mi?
Bir çocuğun açlığı için üzülmek için onu tanımamız gerekmiyor.
Bir annenin çaresizliğini anlamak için onunla aynı yerde yaşamamız gerekmiyor.
Çünkü açlığın milliyeti yok, acının sınırı yok, çocukluğun ülkesi yok.
Hepimiz dünyadaki bütün acıları bitiremeyiz. Her şeyi değiştiremeyiz.
Ama en azından alışmayabiliriz.
Gördüğümüz bir çocuğun açlığını birkaç saniyelik bir görüntü olarak görüp geçmemeye çalışabiliriz.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz:
“Bu benim çocuğum olsaydı ne hissederdim?”
Belki de mesele tam olarak budur.
Kendi çocuğumuz acı çektiğinde dünyanın durmasını istiyoruz.
Başkasının çocuğu acı çektiğinde ise birkaç dakika sonra kendi dünyamıza dönüyoruz.
İşte insanın kendisiyle yüzleşmesi gereken yer burası.
Bugün soframızda sıcak bir yemek varsa, yanımızda sevdiklerimiz varsa, çocuklarımız tok ve güvendeyse bunun ne büyük bir nimet olduğunu hatırlayalım.
Ve Gazze’den gelen görüntülere bakıp sadece üzülüp geçmeyelim.
Unutmayalım. Alışmayalım.
Çünkü bazı acılar unutulduğunda normalleşir.
Bir çocuğun açlığı ise hiçbir zaman normalleşmemeli.
Belki bugün kendimize sormamız gereken en zor soru hâlâ aynı:
Biz ne zaman başkasının acısına bu kadar kolay alıştık?