“Aklımı kullanmayıp hep söz dinlersem akıllı çocuk olurum, onaylanırım.” Cümlesini dergide okur okumaz altını çizdim. İçimde bir yerlere o kadar net dokundu ki içine bakmam gerek dedim.Şimdi de bakıyorum.

Benim hep söylemlerimde ya da kendi kendime söyleşilerimde içimde yinelenen bir replik vardır: Aklımı kullanırsam duygularım kirlenir. Bir sürü kavram iç içe girmiş yine her aforizmada olduğu gibi. Çık işin içinden çıkabilirsen. Fakat net bir şey var; bu benim yaşamla baş edebilme mekanizmalarımdan biri olan inkârımı beslemiş. Bugün de besliyor. İhtiyaçların giderilmesi adına da genelde başvurulan bir savunma mekanizması. Tamam biliyorum. Çözemediğim ise kavram kargaşası. Sınırlarla ilgili derdimin çaresi belki de sınırsızlığı kabullenmekte. Kim bilir.

Neyse konuyu dağıtmayayım. Akıl, zekâ, delilik birbirine karıştırdığım kavramlardır. Çocukluğuma bakınca haşarılıklarım vardı ama onları dengeleyecek olumlu özelliklere de sahiptim kendimce. Yani ebeveynlerimin sınırlarını bilip koşulları zorlamadığım sürece yaramaz ama akıllı çocuk olurdum. Söz dinlemezsem de zaten cezalandırıcı Tanrı beni cezalandırırdı. Aslında ebeveynlerim benim Tanrım olmuştu. Dolayısıyla onların onayına nail olmak için onlara fırsat vermeden ben kendimi cezalandırayım ki onlar yine aklansın gözümde. Yoksa mümkün mü başka türlü yaşamak!?Mümkün mü kendimi hasta etmeden de bu ilişkileri götürmek!?

Evet, hastalıklarımla yakınlarımın ilgisine, şefkatine ulaşmak o günler için kabul edilebilir, yutulabilir belki. Fakat yetişkin halimle yakın ilişkilerimde bu desenlere başvurmak canımı yakıyor açıkçası. Üstelik bunları yaşarken adlandıramamak daha da umutsuzluğa sürüklüyor beni.

Bu yazı bu konu üzerinden bence ‘ nehir yazılarına’ dönüştürebilir. Yani yaşanmışlıklar dışarı ile ilgili değil yazıya kaynak oluşturması için. Benim nefes aldığım ve yazmak istediğim sürece malzemelerim en yakınımda. Gezip tozmam malzeme aramam gerekmiyor bence.

Geçenlerde değer verdiğim bir arkadaşımla ‘ yazmak ‘ üzerine sohbet ediyorduk telefonda. Bazı yazılarımın ona sorgulama alanı açtığından bahsetti. Hoşuma gitti. Sonra da yazamadığından yakındı bir ara. Bunun nedenleri ile ilgili de bir satır arası tespitte bulundu. “Gezemiyorum ve dolayısıyla yazacak malzeme biriktiremiyorum” dedi. Telefonu kapattıktan sonra fark ettim ki o, bana bir sorgulama alanı yaratmış. Dolayısıyla da bana yazım için malzeme vermiş oldu. İşte bu yazı öyle oluşuyor şu an. Ne güzel değil mi!?

O konuşmayı takip eden günlerden birinde kızartma yaptım. Kızartma yaparken biberlerin çıkardığı tiz sesi havai fişek sesine benzetti zihnim. Bunda etken olan o anki duygularımın olumlu olmasının yanı sıra o arkadaşımla yaptığımız sohbetin de etkisini yadsıyamam. Çünkü bir gün dışarı çıkamayacağımız gerçeğini ne yazık ki yaşadık insanlık olarak. Bunu başka başka nedenlerle de yaşayabiliriz diye korkuyorum ve aslında bu korkumu da bu tip arayışlarla geçiştirmeye çalışıyorum. O korkuların esiri olup engellenmişlik hissinde boğulacağıma gördüğüm her şeyin hatta çevremdeki her şeyin bana yazı malzemesi oluşturabileceği fikrine sarılıyorum. O yüzden”Al işte sana, yemek yapmak bile başlı başına bir evren yazı için. Neler yapılmaz ki! Hele kurguyu da işin içine sokarsan valla tadına doyulmayacak yazılar çıkar.” dedim kendi kendime de...

Sonra ekmek almaya gittik İrene ile.Yolda gördüğüm her ayrıntı ayrı bir hikayeye dönüştü kafamın içinde.Sokak kedileri, Suriyeli çocukların harabe evin önüne yığılı mini minnacık ayakkabıları derken o görsellerin yanı sıra geçmişe dair görüntüler peşi sıra takıldı geldi eve bizimle birlikte.Öyküye dönüşemese de yalnızca bugün için bir yazının satır araları da küçümsenecek bir ayrıntı değil bence. Hele hayvanlar diyarı deyince, sınırlar deyince öyle derinlerden bir anı çıktı geldi ki zihnime, dank diye geldi gündemimdeki sorunsalıma yanıt oldu. Rahmetli oldu bir erkek arkadaşım vardı benden yaşça büyük. Ortak amacımız dolayısıyla aynı grupta üyeydik. Zaman zaman ruhsal söyleşiler yapardık. Bir gün bana kendi yaşantısından bir örnek vermişti denizaltı ile ilgili. Onu anımsadım birdenbire. Denize dalıp değerli olan ve gittikçe sayıları azalan deniz canlılarına ulaştığında hepsini birden almadığından bahsetmişti. Evrene, diğerlerine ve bana şeklinde pay edişini ilginç bulmuştum o günkü aç gözlülüğümle. Bugün de aç gözlülüğüm var. Tek farkla bugün benim için bir araştırma alanı. Bu doğrultuda gündemimi ve zihnimi yoğun şekilde meşgul eden ‘ önce ben hep ben değil’ mottosuna bir kapı araladı aslında. İnşallah onda netleştiği gibi bende de netleşir bir gün bu eşitlikçi bakış açısı.

Bu yazı daha nerelere gider bıraksam! Fakat kendimi daha fazla ikna enerjisine girersem açıkfikirli davranıp diğer sesleri duyamam sonra. Bu da beni kendi kuyruğunu kovalayan İrene’ ye döndürür.