2025 yılının özeti neydi, diye bana sorsanız İzmir Kız Lisesi’ ni ziyaretimdi diyebilirim. Bence; taze bir liseli olarak çıktığım o kapıdan, masal anlatıcısı kimliğimle tekrar girişim arasında geçen bir ömrü temize geçtim o ziyaretimle. Kraliçeler gibi ağırlandım.

Onca yıldan sonra bile kütükte tertemiz saklanmış kaydımın bulunup getirilmesi ise taçlandırdı gönlümü. Bir içten selâm çaktım o günkü Özlen’ e. Benim İKL numaram 3904’ müş. Annem hep işlerdi numaramı nevresimlere filân ama unutmuşum işte. Ayrıntılarına giremeyeceğim; fakat numorolojik açıdan da baktığımda önümüzdeki yıla uygun, destekleyici bilgiler verdi numaram bana. Şükürler olsun her yönden desteklendiğimi hissediyorum.

Ayrıca ‘evin ilki olacağıma dağdaki tilki olsaydım ‘ denir ya; ben de bazı konularda bu söze katılıyorum. Fakat söz konusu olan İzmir Kız Lisesi’nde okumamsa buna katılamıyorum. Çünkü ilk çocuk olmasaydım öyle bir lisede paralı yatılı okumam mümkün olmazdı. Tabii ki tek ve mutlak bir yanıt olduğuna inanmıyorum. Bir şeyin gerçekleşmesinde bir sürü etken mevcut. Ve her zaman son sözü söyleyen bir güç olduğuna da inanıyorum. Uzun lafın kısası ben oradan mezun olmanın tadını çıkarıyorum şu an. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.

Lafı uzatmamak adına İzmir Kız Lisesi ile ilgili daha önce yazdığım bir yazıyı ekleyerek diyorum ki:

“Yeni yılda pozitif bolluk ve bereketimiz artarak çoğalarak bizlere ulaşsın. Teşekkürler.”

İzmir Kız Liseli Özlen

1960 İzmir doğumluyum. Babamın görevi dolayısıyla benim liseye başlayacağım yıl İzmir’ in Kiraz ilçesine yerleşmiştik. Kiraz’ da o yıllarda lise olmadığı için İzmir Kız Lisesi’ ne paralı yatılı olarak kaydımı yaptırdık. Bu kararda benim Türk filmlerine özentim de rol oynadı. O filmlerde yatılı kız okulları sahnesinde pijamalı kızların yastık kavgası görüntülenirdi genelde. Nasıl da kanım kaynardı! Tabii her şeyin bedeli var. Sonuçta üç çocuklu bir memur ailenin dar gelirli bütçesi için oldukça meydan okuyucu bir karardı. Nitekim kendimi borçlu hissetme enerjisi oldukça yordu beni.

Neyse... Okudum, mezun oldum, öğretmen oldum, yurdun çeşitli yerlerinde görev yaptım, döndüm dolaştım İzmir’ e geri geldim. Tekrar uzunca bir süre Fethiye’ de yaşadım. İzmir’e geri döndükten kısa süre sonra oğlum öldü. Bu hengâmenin içinde lise arkadaşlarıyla kopma noktasına gelen ilişkilerim canlandı. İyi geldi bana. Kendimle ve dünyayla bağlantım güçlendi. O yüzden sonda söyleyeceğimi şimdi söyleyeyim; iyi ki varsınız, iyi ki tekrar hayatımda yer aldınız.

Tabii, söz konusu lise yılları olunca, katkı koymak adına oldukça zorlanmam gerekiyor. Üstelik olumlarını cımbızlayarak, karşıtlıklar ilkesini de yok saymadan nasıl olacak? Bakalım.

O yıllarda, öncelikle en zorlandığım alan saçlarımın sorumluluğunu almam oldu benim için. Uzun, gür, simsiyah saçlarım vardı. Çarşamba günleri saç yıkama günüydü. Yıkanan saçlarımızı arka tarafta geniş bir terasta kurutmaya çalışırdık. Taramasında güçlük çekerdim. Birkaç tel döküldüğünü gördüm mü sevinirdim azalıyor diye. Diğer bir konu ise, o saçların her sabah örülmesi gerekirdi ve ben saç örmesini bilmiyordum. Sağ olsun bilen arkadaşlarım her sabah sırayla saçımı ördüler ben öğreninceye kadar.

İlk geldiğin yıl, üst sınıflardan abla seçme geleneği vardı o yıllarda. Benim de tıpkı annem gibi sarışın, renkli gözlü Elif adında bir ablam oldu. Okuldaki işlerimde yardımcı oldu bu naif ve güzel insan.

Etütlerde açılan bir çay ocağımız vardı. Orada satılan, adını anımsayamadığım ama tadı hala damaklarımda saklı kurabiyelerden alabilmek için gösterdiğim çaba canlandı gözümde. Zaten hep kuyruklar vardı eklenmeniz gereken. Yemekhaneden tutun da lavabolara varıncaya kadar.

Yemekhane demişken aşçımızın da hakkını vermeden geçemeyeceğim. Kadınbudu köfte, kereviz gibi bugün hayatımda çok sevdiğim birkaç yemekle o yıllarda tanıştım. Bir de talaş böreğinin ağızda dağılışı bugün bile ağzımı sulandırır. Kilo vermek için çabalayan Özlen’ e daha fazla işkence etmeyelim ve yemekhane kısmını da kapatalım.

Gelelim tanışma çayları, veda çayları, konserler derken oldukça zengin sosyal hayatımıza. Buna rağmen gözümüz dışarılardaydı. Sırf dışarı çıkmış olmak için ve de müzik dersinden güzel bir sözlü notu alabilmek için Devlet Opera ve Bale konserlerine giderdim. Viyolonseli o konserlerde tanıdım ve bugün de çok sevdiğim enstüramanlardan biri. Ayrıca bugün unutsam da çok sağlam nota bilgisine sahip oldum. Hocamız piyanoda parça çalar, biz notalarını yazardık, öyle yazılı olurduk. Yine ilerletemesem de gitar çaldım o yıllar boyunca. Güzel günlerdi.

Beni onurlandıran bir davranış da coğrafya öğretmenimizin harita odasının anahtarını bana teslim etmesiydi. Kızlarla o odada, sevdiğim kurabiyeler, çay ve yanında içilen sigaralarla güzel saatler geçirdik. Ta ki yakalanıncaya kadar. Neyse disiplin cezam olmadığı için müdür yardımcısı affetmişti. Fakat anahtar ve konfor elimden gitti. Sonraki dönemde konferans salonunun altındaki dehlizlerde sürüne sürüne sigara içmek oldukça heyecan verici olsa da hiç de hoş değildi.

Lafı fazla uzatmak istemiyorum. Başta öğretmenlerim olmak üzere adları veremediğim için üzgünüm. Bende isimler, simalar çok silik. Bu kadarına da şükür deyip benim için trajik komik iki olayı da paylaşayım istedim.

Birincisi tırnak meselesidir. Ons ekiz yaşıma girdiğimde babam bana manikür takımı hediye etmişti. Yani o kadar düşkümdüm tırnak bakımına. Bir gün baktım bir kız arkadaşımın tırnakları çok uzun. Merak ettim sordum. ‘Benim raporum var tırnaklarımı yememek için uzatıyorum.’ dedi. Ben de kendimce gerekli tedbirleri alarak tırnaklarımı uzattım. Ayrıntılarla ne sizi ne de kendimi yormak istemiyorum, o yüzden direk olay gününe geliyorum.

Bir gün labratuvarda çalışıyoruz. Fizik öğretmenimiz Siami Millik masa masa dolaşıyor. Bizim masaya gelince bir çığlık koptu. Pipeti tutan elimdeki tırnaklarımı görünce gözleri döndü hocamızın. Konuşturmadı bile. Doğru müdüre hanımın yanına boyladık. Necibe Gümen’ di müdürümüz. İlk defa o odaya giriyordum. Üstelik suçlu olarak. O ufak tefek kadın, elindeki cetvelle o kadar devleşti ki karşımda... Malum tek laf edemeden, koridorda önde ben arkada Necibe Gümen tuvaletlere sıvıştım. Tırnaklar kesildi ve kendisine gösterildi bizzat.

Diğeri de yine Siami Millik’ le ilgili. Yine labratuvardayız. İçtiğim kola şişesini ayaklarımın dibine koydum. Teneffüste kantine geri götürmeye zamanım yetmemişti. Çalışırken ayağım çarptı ve şişe devrildi. Hocamız bağırdı. Şişeyi göstererek açıklama yaptım. Bağırmak haykırışa dönüştü şişeyi görünce. Bilenler bilir milliyetçiydi hocamız. Kola üzerine söylev çekerken, ben de kendimi savunmaya çalışıyorum saf saf. Ayrıntılarda boğulmayalım, ne salaklığım kaldı o gün ne vatan hainliğim. Tek faydası bugün hala kola içmem mecbur kalmadıkça.

Sohbet güzeldi. Kıvamındayken bitirmek lazım. Bir yere ait olma, görülme ihtiyacım sizin aracılığınızla bu dönem oldukça doyuruluyor. Başta bu sayfaya emeği geçenler olmak üzere hepinize teşekkürler.