Savaş ve Barış, Rus yazar Lev Tolstoy’un ünlü romanından bahsetmiyorum!…

Çocukluk yıllarımda izlememem gereken bir savaş filmini izlemiştim. Savaşın sonunda her iki taraftan insanlar ölmüştü. Savaş alanını gezen komutan, “Neden birbirimizi öldürüyoruz?” diye yüksek bir sesle bağırmış ve hıçkırıklara boğulmuştu.

Evet, neden birbirimizi öldürüyoruz?…

İnsanlık tarihi, bir yandan büyük uygarlıkların yükselişine, sanatın ve bilimin ışığına tanıklık ederken, diğer yandan savaşların karanlık izlerini taşır. Peki neden? Neden insan, kendi türüne karşı böylesine yıkıcı olabilir?

Savaşlar çoğu zaman tek bir sebepten doğmaz. Korku, güç arzusu, kaynakların paylaşımı, inanç farklılıkları ve kimlik çatışmaları iç içe geçer. İnsan, “öteki” olarak gördüğünden korkar; anlamadığını tehdit sayar. Bu korku zamanla nefrete dönüşebilir. Güç sahibi olmak isteyenler, bu korkuyu körükler. İnsanların zihinlerinde sınırlar çizilir; “biz” ve “onlar” ayrımı derinleşir. İşte tam bu noktada, savaşın tohumları atılır.

Savaşı haklı göstermeye çalışan gerekçeler çoğu zaman “korunma”, “özgürlük”, “adalet” gibi kavramların arkasına saklanır. Ancak bu kavramlar, savaşın gerçek yüzünü değiştirmez. Çünkü savaş, hangi gerekçeyle başlarsa başlasın, geride acı, kayıp ve yıkım bırakır. Bir annenin gözyaşı, bir çocuğun yarım kalan gülüşü, bir şehrin sessizliğe gömülmesi… Bunların hiçbirinde haklılık yoktur.

İnsanı insana düşman eden şey, aslında çoğu zaman dışarıdan değil, içerden gelir: empati eksikliği. Bir başkasının acısını kendi acımız gibi hissedemediğimizde, ona zarar vermek kolaylaşır. Oysa insanı insan yapan en güçlü bağ, tam da bu hissedebilme yeteneğidir.

Hayatı zorlaştıran, insanı yalnızlaştıran da budur: birbirimizi anlamaktan vazgeçmek. Dinlemek yerine yargılamak, anlamaya çalışmak yerine etiketlemek… Bu tutumlar, görünmez duvarlar örer aramıza.

Oysa barış… Barış sadece savaşın olmaması değildir. Barış, birbirine saygı duymaktır. Farklılıklarla birlikte yaşayabilmektir. Bir başkasının varlığını tehdit değil, zenginlik olarak görebilmektir. Barış, bir çocuğun korkmadan uyuyabildiği gecedir. Bir insanın kimliğinden dolayı saklanmak zorunda kalmadığı bir dünyadır.

Belki de en büyük soru şudur: İnsan, yıkmayı seçebiliyorsa, neden inşa etmeyi seçmesin?

Çünkü her savaş, önce insanın içinde başlar. Ve her barış da öyle.

Eğer içimizdeki öfkeyi anlayışla, korkuyu merakla, nefreti şefkatle değiştirebilirsek; belki o zaman dünya da değişir. Küçük bir iyilik, bir söz, bir anlayış anı… Bunlar barışın sessiz ama güçlü adımlarıdır.

Ve belki de en güzel gerçek şudur: Barış, uzak bir hayal değil; her gün, her insanın içinde yeniden seçebileceği bir yoldur.

Fatma Ulubey-35
#SavaşaHayır
#BarışaEvet