Bizim buralarda kadınların en büyük uğraşlarından biri halı yıkamaktır. Kimileri buna zahmet der, kimileri ise başlı başına bir keyif... Özellikle müstakil evlerde yaşayanlar için damlar, apartman sakinleri içinse balkonlar adeta birer açık hava çamaşırhanesine dönüşür.

Her ne kadar son yıllarda halılar yılda bir ya da iki kez yıkama firmalarına verilse de birçok kadın eski alışkanlığından vazgeçmez. En azından bir paspası ya da ince bir yolluğu kendi elleriyle yıkayıp temizlemenin o has huzurunu yaşamak ister.

Bizim hanım da o gün ince ama oldukça büyük bir halıyı balkonda yıkadı. Gün boyu süren uğraşın ardından, suyunu süzmesi için halıyı rulo yapıp balkonun köşesine bıraktı.

Ertesi sabah halıyı sermek için açtığında, içinden bir miktar çalı çırpı döküldü. İlk bakışta ne olduğu anlaşılmıştı; bir kuş, orayı yuva yapmak için seçmişti. Demek ki biz farkında olmadan bir canlının bir günlük emeğini boşa çıkarmıştık.

İçim burkuldu. O yuvayı önceden görmüş olsaydık, inanıyorum ki halıyı günlerce orada öylece bırakırdık. Ama artık olan olmuştu. Yine de durumu erken fark etmiş olmak tek tesellimizdi; kuşcağız daha fazla emek vermeden, birkaç dal parçası henüz yuvaya dönüşemeden dağılmıştı.

Halıyı serip kurumaya bıraktık, hayat da kaldığı yerden devam etti.

Hanımın güzel bir alışkanlığı vardır; balkonun bir köşesine sürekli yem ve su bırakır. Bu yüzden güvercinler, serçeler ve kumrular evimizin müdavimi olmuşlardır. Bize öyle alışmışlardır ki korkularını büyük ölçüde yenmişlerdir.

Aradan bir gün geçti.

Sabah balkona çıktığımızda şaşkınlıkla birbirimize baktık. Kahramanmaraş'tan getirip büyük bir özenle büyüttüğümüz, tomurcuklanmak üzere olan çiçeğin saksısında bembeyaz bir yumurta duruyordu. Yakınlarda ise bir kumru sessizce dolanıyordu.

Meğer yeni yuvasını bulmuştu.

Doğrusu çok akıllıca davranmıştı. Yağmurdan, rüzgârdan ve gelebilecek her türlü tehlikeden uzak; güvenli, sakin ve korunaklı bir yer seçmişti. İçten içe sevindik. Belki de daha önce istemeden bozduğumuz o ilk yuvanın mahcubiyetini böylece telafi edebilecektik.

Ertesi gün yumurtaların sayısı ikiye çıktı.

Kurban Bayramı arifesiydi; bayram boyunca evimiz misafirlerle dolup taşacaktı. Hanımla sözleştik: Yavrular çıkıp uçuncaya kadar balkonu mümkün olduğunca az kullanacaktık.

Neyse ki oğlumun Veteriner Fakültesinden mezun olmasına da birkaç gün kalmıştı. Şakayla karışık, “Kumrunun yavruları veteriner gözetiminde dünyaya gelecek,” diyerek gülüşüyorduk. Oğlumun verdiği bilgiye göre yavrular, on dört ila on yedi gün arasında yumurtadan çıkacaktı.

Bayram boyunca misafirleri balkondan uzak tutmaya çalıştık. Özellikle çocukların meraklı bakışlarını başka yöne çevirmek için epey çaba harcadık. Kumru için su ve ıslatılmış ekmek bıraktık ama hiçbirine dokunmadığını gördük.

Bu arada çevrede sürekli başka bir kumru daha dolaşıyordu; muhtemelen eşiydi. Araştırınca öğrendik ki kumrular kuluçka görevini paylaşırmış. Biri yumurtaların üzerinde beklerken diğeri beslenmeye gider, sonra da sırayla nöbet değiştirirlermiş.

Günler geçtikçe kumrunun o sessiz bekleyişi evimize farklı bir heyecan getirdi. Onu ürkütmemeye çalışarak uzaktan izliyorduk. Sabahları ilk işimiz balkona göz atmak, geceleri uyumadan önce yine onu kontrol etmek olmuştu.

Kumruların ayrı bir zarafeti vardır. Kahverengiye çalan tüyleri, simsiyah gözleri ve incecik gagalarıyla sanki kırılgan bir sevginin kanat bulmuş hâlidirler. Belki de bu yüzden insanlar birbirine yakın, uyumlu çiftleri anlatırken “kumrular gibi” derler.

Nihayet beklenen günler geldi.

Kuluçkanın on beşinci gününde kumrunun davranışlarında bir değişiklik fark ettim. Başını daha dik tutuyor, hızlı hızlı nefes alıyordu. Dikkatlice bakınca altında hareket eden küçücük gölgeler seçtim.

Ertesi gün artık emindik: Yumurtalar çatlamış, iki yavru dünyaya gözlerini açmıştı.

O an hissettiğimiz sevinci tarif etmek kolay değil. Sanki ailemize yeni bir birey katılmıştı; çocuğu ya da torunu olan insanların yaşadığı o ilk mutluluğa benzer bir duygu kapladı içimizi.

İlk günlerde anne kumru yavrularını kanatlarının altında sakladı. Sonra onları besleyişini izledik büyük bir hayranlıkla. Gagasını yavrularının ağzına uzatıyor, sabırla karınlarını doyuruyordu. Bir süre sonra daha sık dışarı çıkmaya, yem yemeye ve su içmeye başladı. Yavrular ise her geçen gün biraz daha büyüyordu.

Beşinci, altıncı gün derken üzerlerinde ince tüyler belirdi. Başlarını kaldırıyor, etrafa merakla bakıyorlardı. Saksıdaki çiçeğin susuz kaldığını görünce yuvayı rahatsız etmeden, kenarlarından azar azar su vermeye başladık. Toprak serinledikçe çiçek canlandı, yavrular da ferahladı.

En ilginç olanı ise şuydu: Bunca gün boyunca yuvanın bulunduğu yerde ne bir dağınıklık ne de en ufak bir zarar oluşmuştu. Doğa, kendi düzenini sessizce ve kusursuzca kurmuştu.

Günde belki de en az yirmi kez yavrulara bakarak hareketlerini, tüylenmelerini, yaşamlarını gözlemliyorduk. Kanatları henüz tam güçlenmemiş bu iki küçük misafir, bizi bekleyişin en güzel hâliyle sınıyordu. Artık ailemizin birer parçası haline gelmişlerdi.

Sadece bizim değil; uzakta yaşayan çocuklarımızın ve torunlarımızın da bu heyecana ortak olmasını istiyorduk. Bu yüzden her gün fotoğraflarını, videolarını çekip onlarla paylaşıyorduk.

Yavrular büyüdükçe anneleri daha seyrek uğramaya başladı. Bizler de yavaş yavaş onların yuvadan uçacağı gerçeğine kendimizi hazırlıyorduk. Artık yarım metre, bir metre uçarak küçük denemeler yapıyor, bıraktığımız sudan içiyorlardı. Anneleri ise artık ortalıkta görünmüyordu.

Adıyaman’ın en sıcak aylarına girmiştik. Kültürümüzde balkonları yoğun şekilde kullanmak vardır ancak biz bu keyiften feragat etmeye çoktan razıydık. Bir aydır balkonu tamamen bu yavrulara tahsis etmiştik.

Kumruların yumurtlamasının üzerinden 32, yumurtadan çıkmalarının üzerinden ise 17 gün geçmişti. Sabah uyandığımda ilk işim yine balkona koşmak oldu ama nafile, yuva boştu. Yavrucaklar gitmişlerdi. O an üzüntüyle sevinç birbirine karıştı içimde.

Bir aylık o tatlı heyecanımız sona erdiği için burkulmuştuk ama yavruların sağ salim doğup büyümelerine ve özgürce uçup gitmelerine vesile olduğumuz için de mutluyduk.

Tıpkı insan hayatı gibi diğer canlıların da kendilerine has mükemmel bir yaşam döngüsü olduğuna şahitlik etmiştik. Bir dişi ve bir erkek kumru, geçici de olsa bir yuva kurmuş ve doğanın en kutsal görevini yerine getirmişlerdi. Yemediler, içmediler, yavrularına yedirdiler ve günü geldiğinde o yavrular yeni bir hayata "merhaba" demek üzere uçup gittiler.

Tıpkı bizim çocuklarımız gibi... Onlar da anne babalarının desteğiyle hayata tutunmaya çalışır, büyür ve günü geldiğinde birer birer yuvayı terk edip kendi hayat mücadelelerine başlarlar.

Bugün küçük kumrularımız bizden ayrıldı. Onların kanat çırpıp gökyüzüne karışmasını, doğanın o en saf ve büyüleyici anını dünya gözüyle izlemek isterdim; ne yazık ki bu özgürlük anına şahitlik etme imkânım olmadı.

Yavrular için bundan sonra anne baba şefkati, yardımı ya da himayesi olmayacak belki; ama artık önlerinde Allah’ın bahşettiği, sınırların, duvarların ve bağımlılıkların olmadığı o en yalın haliyle gökyüzü, yani sonsuz bir özgürlük var.

Uçun…

Sert esen rüzgârlara göğüs gererek, en yabani varlıklara ve kendine "avcı" ismi koyan acımasız insanlara rağmen, gökyüzünün sonsuz boşluğunda özgürlüğü doyasıya yaşayın.

Arkanızda bıraktığınız o boşluğa rağmen, üzerimde tarifsiz bir hafifleme, tatmin duygusu ve derin bir içsel huzur var…