Gün olmasın ki bir kadın cinayete kurban gitmesin.
Kimi zaman bir sokak ortasında, çocuğunun gözleri önünde; kimi zaman emeğiyle ayakta duran bir terzi dükkânında; kimi zaman bir cemevinde semah dönen bir can… Hayattan koparılan yalnızca bir kadın olmuyor. Bir anne, bir evlat, bir kardeş, bir komşu, bir umut yok ediliyor. Ve biz her defasında aynı cümleyi kuruyoruz: Kadın cinayetlerine hayır!

Ancak artık biliyoruz ki bu mesele münferit değil. Kadın cinayetleri, bireysel öfke patlamalarının ötesinde, sistematik bir sorunun sonucudur. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, cezasızlık algısının, iyi hâl indirimlerinin, etkin uygulanmayan koruma kararlarının ve şiddeti normalleştiren kültürel kodların iç içe geçtiği bir yapının ürünüdür. Şiddet, sadece fiziksel bir eylem değil; ekonomik, psikolojik ve sosyal boyutları olan bir tahakküm biçimidir.

Kadınları koruma altında bile koruyamıyorsak burada ciddi bir yapısal sorun var demektir. Uzaklaştırma kararlarının kâğıt üzerinde kalması, tehditlerin yeterince ciddiye alınmaması ve cezaların caydırıcı olmaması, failleri cesaretlendiren bir zemin yaratıyor. Cezasızlık algısı, şiddeti besleyen en güçlü unsurlardan biridir. Hukukun gecikmesi ya da eksik işlemesi, sadece bir kadını değil, tüm toplumu savunmasız bırakır.

Ve çoğu zaman göz ardı edilen bir başka gerçek: Tanık olan çocuklar. Annesinin öldürülmesine şahit olan bir çocuğun ruhunda açılan yaranın telafisi yoktur. Bu çocuklar yalnızca bir ebeveyni kaybetmez; güven duygusunu, adalet inancını ve sağlıklı bir gelecek ihtimalini de kaybeder. Travma, nesiller arası aktarılır. Şiddet, sadece bugünü değil, yarını da zehirler.

Şanlıurfa ve Kısas’ta Avrupa Projeleri kapsamında yürüttüğümüz saha çalışmasında; töre cinayetlerine kurban giden kadınların, zorla evlendirilen kız çocuklarının hikâyelerine tanıklık ettim. Bu hikâyeler istisna değildi; bir coğrafyanın kanıksanmış gerçeğiydi. Kadınların “aile onuru” adı altında susturulduğu, kız çocuklarının eğitim yerine erken yaşta evliliğe zorlandığı bir düzenle karşı karşıyaydık. O gün bu çalışmayı, kız çocuklarına ve kadınlara bir rol model olabilmek adına önemli görmüştüm. Aradan geçen yıllara rağmen çok şeyin değişmediğini görmek ise en acı tarafı.

Kadın emeğinin sömürülmesi, derinleşen yoksulluk, eğitime erişimde eşitsizlik ve sosyal güvencesizlik; şiddetin beslendiği zemini güçlendiriyor. Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir kadının şiddet döngüsünden çıkması çok daha zor. Bu nedenle kadın cinayetlerini yalnızca kriminal bir mesele olarak değil; sosyal politika, eğitim, ekonomi ve kültür politikalarıyla birlikte ele almak gerekiyor.

Çözüm; sadece yasaların varlığında değil, etkin uygulanmasında; sadece cezaların ağırlığında değil, caydırıcılığında; sadece söylemlerde değil, gerçek eşitlik politikalarında saklı. Toplumsal cinsiyet eşitliğini eğitim müfredatından başlayarak içselleştirmeden, kadınların ekonomik ve sosyal olarak güçlenmesini sağlamadan, yerel düzeyde bilinçlendirme ve destek mekanizmalarını artırmadan bu döngüyü kıramayız.

Kadın cinayetleri bir “kadın sorunu” değil, bir insanlık sorunudur. Her kayıp, toplumun vicdanında açılmış bir yaradır. Ve artık aynı cümleleri tekrar etmek değil; gerçek, kalıcı ve sistemli adımlar atmak zorundayız. Çünkü bir kadının yaşam hakkı, tartışmaya açık bir mesele değildir.
#KadınCinayetleri