Bu sabah, sahil kordonunun sonunda durdum biraz. Deniz henüz uyur uyanık gerinmekte yavaş yavaş. Kıyıya hafif hafif yalapşap vuran dalgaların sesi, tanıdık bir sesi çağrıştırdı bana. Dikkat kesildim. Neyi çağrıştırdığını bulmakta zorlandıkça, içimdeki ses “ Yoğunlaş, bulacaksın! “ dedi. Sonunda Arşimet gibi içimden çığlık geldi. “ Buldum! Buldum! Buldum!”

      Evet, köpeğimiz Argos’ un çıkardığı bir sesti bu. Tıpkı deniz gibi yarı uyur yarı uyanık Argos da gerinirken koca dilini çıkarır yalapşap yalanır durur zaman zaman. Daha doğrusu huzurlu ise yapar bunu, tadını çıkara çıkara ağır ağır.  

      Arkasından bir görüntü daha canlandı gözümde. Oğlum da bebekken, eğer uykusunu almışsa böyle yalapşap yalana yalana emerdi ağzındaki mememi. Sanki huzurun tadını çıkarırcasına.

       Böylece anladım ki bu ses, yani yalapşap ( baştan savma, üstünkörü, yarım yamalak ) çıkarılan ses, benim belleğimde “huzurun sesi “ idi. Asıl sesi çıkaranlardı belki de o sesi huzurlu kılan. Bilemiyorum. Yumurta mı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu yumurtadan gibi bir sıkıntıya götürür beni bu tarz düşünmek. Hâlbuki bu sesin ayırdına varabildiğime göre, ben de o anlarda huzurluyum demek ki deyip geçmek en iyisi.

      Duygularımı adlandırdıkça pek seviniyorum vallahi. Ne kadar geniş bir yelpazede deneyimleniyormuş meğerse duygular. Ben onlarla ilgilenmeye ilgilenmeye unutmuşum en ince ayrıntılarını. Üstelik zamana, yere, kişiye ve şeylere göre de ne kadar değişken olduğunu.

      İşte “ yalapşap “ sözcüğünde olduğu gibi. Bu yalapşap çıkarılan sesler, denizde, Argos’ da ya da oğlumda bana çok sempatik gelebiliyor. Fakat aynı sözcük, yalapşap ortaya çıkarılan bir işte kullanıldığında bırakın  “huzurun sesi “ olmayı, huzursuzluğun ta kendisi olabiliyor benim için. Örneğin, hizmet etmek kavramı ile yan yana geldiği zamanlar bunlardan biri.

      Hizmet etmek, tüm ruhsal öğretilerde altı çizilen bir kavram. Öyle olunca çok önemsiyorum hizmeti, ruhsal olarak gelişmem adına. İlişkiye geçtiğim her insanla, her şeyle hassas davranıyorum hareketlerimde. “ Yapabildiğimin en iyisi budur. “ demek, çoğu zaman yetersiz hissettiriyor bana kendimi. Daha da inceltmek ve güçlendirmek istiyorum kaba ve kırılgan ruhumu. Yalapşap hizmet etmek istemiyorum. Fakat bunu kontrol aracı olarak kullanmak da var, sonuçta insanım. İşte o ikisi arasındaki kıldan köprü, bana göre ahirette olduğu söylenen Sırat köprüsü olsa gerek. “ Geçmek mi zor kalmak mı zor / Gel o anı sen bana sor. “ dediği gibi Yusuf Nalkesen’ in, çok zorlanıyorum öyle anlarda. İnanın çok canım yanıyor. İsyan edesim geliyor ve haykırıyorum Kaygusuz Abdal gibi:

         “ Kıldan köprü yaratmışsın gelsin kullarım geçsin deyu,

            Hele biz şöyle duralım, yiğit isen geç a TANRI!

       Aslında, çoğu zaman ( yani sağlıklı düşünebildiğimde )  cezalandırıcı bir Tanrı’ nın varlığına inanmıyorum ben. O kıldan köprüyü de yaratanın benim korkularım olduğuna inanıyorum. Neden mi? Şöyle ki: Hizmeti niye yaptığımı unutuyorum, kalkıyorum beklentiye giriyorum çevremdekilerden. Gerçekleşmeyince de isyan ediyorum Tanrı’ ya. O da yetmiyor hesap soruyorum Tanrı’ dan ; “ Ben bunları, bunları yaptım. Bu muydu karşılığı? “ diye. Hâlbuki benim sorunum insan ilişkileriyle ya da yaşamın koşullarıyla, nasıl oluyor da bunu Tanrı’ ya fatura ediyorum, bazen aklım almıyor.

      Yalnızca bugün için, Tanrı’ ya ısmarlama dualar etmemeye çalışıyorum. İsteklerimi sıralıyorum, “ Bilgin olsun Tanrım. “ diyorum ve kendimi geri çekmeye çalışıyorum. Bunu yapabildiğim anlarda, ne geçilmesi gereken bir Sırat köprüsü kalıyor ne de Tanrı’ ya isyan. İşte, anda kaldığım ve önümdeki işime odaklandığım öyle anlarda, sadece ve sadece duyulan “huzurun sesi”. Tıpkı Yunus Emre’ nin dediği gibi:

           “ Bi mekânım bu cihanda

              Menzilim durağım anda “