İnsan ülke meselelerini kendine dert edince susamıyor… Anlatmadan, uyarmadan, sorumluluk almadan edemiyor. Ülkenin gündemini, siyasal, sosyal, ekonomik alanda kalemim ve dilim döndükçe anlatmaya çalıştım . Ülkem insanı daha güzel yaşasın, daha güçlü bir ülke olalım diye gördüğüm eksiklikleri çözüm önerimle sundum.
Hepimizin yüreğini yakan #6Şubat depremi öncesinde depreme dikkat çekmiştim. Ama ne yazık ki bazı şeylerin önüne geçilmiyor. Türkiye deprem fay hattı üzerinde. Bu sorumluluğu hep hissettim, anlattım.
Deprem konusunda bugüne kadar ne kadar uyarıcı yazı yazdığımı ben bile hatırlamıyorum. Amacım acıları yeniden hatırlatmak değil; asıl mesele, yaşadıklarımızdan gerçekten ders çıkarıp çıkarmadığımızdır.
#6Şubat sabahı yalnızca binalar yıkılmadı. İnsanların yıllarca biriktirdiği emekler, hayaller, çocukların oyuncakları, annelerin çığlıkları,babaların alın teri de enkaz altında kaldı. Birkaç saniye içinde hayatın ne kadar kırılgan olduğunu hepimiz gördük. O gün hepimiz aynı gerçekle yüzleştik: İnsan, sahip olduklarıyla değil; birbirine verdiği değerle ayakta kalabiliyormuş.
Deprem boyunca hep sahadaydım. #Adıyaman ‘da #Gölbaşı ilçemizde halkımızın büyük bölümü başka şehirlerde yardımsever insanların yanında misafir edilirken, bizler enkazların arasında dolaşıyor, o ağır tozu ciğerlerimize çekerek gelen yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaya çalışıyorduk. O günlerde insanın aklına makam da gelmiyordu, para da, siyaset de… Çünkü enkazın başında herkes aynı acının önünde eşitti.
Deprem bölgelerinde çalışan herkes bilir… Enkazın tozu yalnızca ciğerlere değil, insanın ruhuna da işler. Kendi acısını unutup başkasına yardım etmeye çalışan insanlar, o gün bu milletin vicdanını temsil etti. Aç kalan komşusuna ekmeğini bölenler, tanımadığı insanları evinde misafir edenler, günlerce uykusuz çalışan gönüllüler bize insanlığın hâlâ yaşadığını gösterdi. O anlarda makamın, paranın, siyasetin, gösterişin hiçbir anlamı yoktu. Çünkü ölüm karşısında herkes eşitti.
O günlerde kendi kendime hep şunu düşünüyordum: “Bundan sonra daha dikkatli oluruz… Birbirimize daha sıkı sarılırız… Daha anlayışlı, daha hoşgörülü bir toplum oluruz.” Fakat aradan zaman geçince yine eski alışkanlıklarımıza döndük. Acılar tazeyken edilen büyük sözler unutuldu. Daha merhametli olacağımıza inanıyorduk; ama daha hırslı olduk. Birbirimize daha çok sahip çıkacağımızı düşünüyorduk; ama aramıza daha kalın duvarlar ördük.
Kiralar yükseldi, fırsatçılık arttı, insanlar birbirinin yarasını sarmak yerine birbirinin sırtına basmaya başladı. Siyasette ise ayrıştırıcı dil daha da sertleşti. Hakaretler, iftiralar, çamur atmalar normalleşti. (Suç işleyenler tabiki yargılanmalı ama her şey adil ve adaletli olmalı)
Oysa deprem bize tam tersini öğretmişti.
Doğanın bir sarsıntıyla bize verdiği mesaj çok açıktı: Hiçbir şey kalıcı değil. Ne mal mülk, ne makam, ne güç, ne de kibir… Bir gece başımızı koyduğumuz evin sabah enkaza dönüşmeyeceğinin garantisi yok. Böyle bir dünyada insanın birbirine düşmanlık biriktirmesi ne kadar anlamsız… Bugün kırdığımız kalbin, yarın son kez göreceğimiz insanın kalbi olmayacağını kim söyleyebilir?
Toplum olarak en büyük sorunumuz, acıları çok çabuk unutuyor oluşumuzdur. Oysa gelişmiş toplumları güçlü yapan şey yalnızca yolları, binaları ya da ekonomileri değildir; ortak acılardan ders çıkarabilme becerileridir. Eğer 6 Şubat’tan sonra gerçekten değişebilseydik; bugün daha vicdanlı bir toplumdan, daha adil bir düzenden, daha saygılı bir dilden söz ediyor olurduk.
Belki de asıl mesele deprem değil; bizim zihinsel enkazımızdır. Beton yığınlarını kaldırmak mümkündür ama kalplerdeki bencilliği kaldırmak çok daha zordur. Yine de umudu kaybetmemek gerekir. Çünkü o enkazların arasında gördüğümüz dayanışma, bu toplumun özünde hâlâ büyük bir iyilik taşıdığını gösterdi. Yapmamız gereken şey; felaket günlerinde ortaya çıkan insanlığımızı sadece afet zamanlarına değil, hayatın her gününe taşıyabilmektir.
#DepremGerçeğiniUnutma