Ekonomimizin iyi olduğunu, yaşam standartlarımızın yükseldiğini bir an için kabul edelim. Bunların hepsini bir kenara bırakalım ve en temel soruyu soralım: İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu?
Bir anne, bebeğine gönül rahatlığıyla süt alabiliyor mu? Bir baba, ay sonunu hesap yapmadan getirebiliyor mu? Bir emekli, yıllarca çalışmasının karşılığını alarak insanca yaşayabiliyor, torununa küçük de olsa bir hediye almanın mutluluğunu yaşayabiliyor mu?
Belki de asıl mesele budur.
Yılda bir kez ailece tatile çıkabilmek elbette güzel bir hayaldir. Ancak bugün birçok insan için öncelik tatil değil; mutfağı doldurabilmek, faturaları ödeyebilmek ve çocuklarının temel ihtiyaçlarını karşılayabilmektir. İnsanlar artık hayallerini değil, zorunlu harcamalarını hesaplıyor.
Uluslararası platformlarda yer almak, önemli zirvelere ev sahipliği yapmak elbette ülkemizin diplomatik görünürlüğü açısından değerlidir. NATO zirveleri yapılır, liderler bir araya gelir, küresel güvenlikten ekonomiye kadar pek çok konu masaya yatırılır.
“Trump’un barış vizyonunu” inanın ben de anlayamadım!…
Ancak vatandaşın zihnindeki soru değişmez: Bu gelişmeler benim hayatıma nasıl yansıyacak? Soframa, cebime, geleceğime nasıl dokunacak?
Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca uluslararası itibarıyla değil, vatandaşının yaşam kalitesiyle de ölçülür. Eğer emekli ay sonunu getiremiyor, gençler gelecek kaygısıyla yaşıyor, esnaf birer birer kepenk kapatıyor ve aileler temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, üzerinde düşünmemiz gereken çok daha önemli meseleler var demektir.

Bakın depremin üzerinden yıllar geçti. Ancak binlerce insan için acı hâlâ ilk günkü kadar taze. Kimi hâlâ konteynerde yaşam mücadelesi veriyor, kimi yıkılmış mahallesinin tozunu soluyor. Sadece evler değil, umutlar da yıkıldı. O tozun içinde yalnızca beton parçaları değil, insanların sağlığı, geleceği ve yaşam sevinci de yavaş yavaş kayboluyor.
En acı olan ise, zaman geçtikçe yaşananların sıradanlaşmasıdır. Oysa bir toplumun vicdanı, en çok yaralarını sararken ortaya çıkar. İnsanların sesi duyulmadığında, sorunlar çözümsüz kaldığında, umutsuzluk büyür.
Bugün asıl tartışmamız gereken konu budur. Siyasi görüşlerden, gündelik polemiklerden ve rakamlardan önce şu soruyu kendimize sormalıyız: İnsanlarımız gerçekten insanca yaşayabiliyor mu?
Çünkü güçlü bir ülke; vatandaşının karnının doyduğu, geleceğe güvenle baktığı, emeklisinin huzur içinde yaşadığı, annesinin bebeğine süt alabildiği, esnafının dükkânını açık tutabildiği ve afet yaşayan insanlarının yıllarca unutulmadığı ülkedir.
Tüm bunları aşabilecek miyiz?
Elbette mümkündür. Ancak bunun yolu, sorunları görmezden gelmekten değil; onları cesaretle konuşmaktan, ortak akılla çözüm üretmekten ve insanı her politikanın merkezine koymaktan geçer.
Çünkü bütün mesele, yalnızca ekonomik göstergeler ya da uluslararası başarılar değildir. Bütün mesele, insanın kendini değerli, güvende ve umutlu hissedebildiği bir ülkede yaşayabilmesidir.
İşte tüm mesele budur.