Yoruluyorum bazen alıntıları yazarken. Fakat öyle kısa ve net anlatılarla karşılaşıyorum ki tekrar üzerine zorlanmaya ne gerek var diyorum ve alıntılıyorum. Başucu kitaplarımdan biri olan “Kadınlar Şifadır” adlı Filiz Telek’e ait kitap önümde şu sıralar. Açıp açıp okuyorum ve notlar alıyorum. Bugün payıma düşenlerden biri şiirsel anlatımın bir bölümü. Hadi yazayım bakalım:

***

“Ben kimim? Sorusuna kesin, keskin cevaplar aramak yerine,

“Bugün, şu anda bütünün hangi hali içimde canlı?”

“O’nu nasıl etkiliyor, ondan nasıl etki alıyorum?” sorularıyla kalabilirim.

Kendimi tutarlılık prangasından kurtarabilirim.

Döngülerimi yaşayabilmem sayesinde,

Halden hale geçişin hediyeleri ile dolabilir ellerim.

Hiçbir tanıma sıkıştırmam artık kendimi.

İçimdeki türlü kadınlara söz hakkı verebilir,

Vakti geldiğinde, her birini içimde, dışımda yaşatabilirim.

Bilirim, hiçbiri tek başına ben değil,

Bilirim, hepsi benim.

                                                               ***

Ne güzel tespitler var bu şiirsel anlatımda ruhuma dair. Tabii dokunanlar da var. Bunlardan biri; kesin ve keskin sözcükleri öyle içimi acıttı ki anlatamam. Neden bu kadar canımı acıttığına dair içine baktığımda gördüğüm şey; –meli, -malılarla başlayan o kadar kesin ve keskin yanıtlarım var ki yaşama dair... Korkuyorum.

Özellikle borçlu hissetme enerjisi beni allak bullak ediyor. Hep sarıldığım bir öykü var bununla ilgili dilime pelesenk ettiğim. Şimdilerde ise sözün büyüsüne inandığım için dilime uzak, zihnime yakın tuttuğum bu öykü; Ömer Seyfettin’ in “Diyet” öyküsü. Tüyler ürpertici geliyor kendime seçtiğim bu örnek. Kula kulluk etmemekle ilgili bu kesin ve keskin tespitin bana hizmet etmediği bilgisine sahibim. Fakat yerine koyacak ilke ve öykü henüz olmadığı için bunun gündeme gelmesi ürkütüyor beni.

Öykülerin ve masalların izini sürmüşken Hansel ve Gretel’den de bahsetmesem olmaz. O pastadan yapılmış evin görsellerine ağzım sulanırdı çocukken. Başka ayrıntı da; masaldaki kardeşlerin biri erkek biri kız çocuk olunca işin rengi değişiveriyor benim için. Hemen kardeşimle ilişkim gözümün önüne geliyor.

Benim iki erkek kardeşim var. Biriyle yaşlarımız daha yakın olduğu için doğal olarak paylaşımlarımız da daha erken bir yerden olmuş rekabete dayalı. Diğeri ile yaş farkı fazla olduğu için daha çok ebeveyni gibi bir ilişki gerçekleştirmişim süreç içinde fark etmesem de. Şimdilerde artık hepimiz yaşlanmaya doğru yol alırken sorgulamak varmış ilişkilerimi yolculuğumda. Uçları törpüleyip mümkünse dengelemek de amaçlarımdan biri.

Küçükle ilişkimi bir başka yazıya bırakıp Hansel ve Gretel üzerinden, yaşımız yakın olanla ilişkimden birazcık bahsetmek istiyorum. Adlarını belirtmemekteki amaçlarımdan biri ‘adsızlık’ ilkesine sahip çıkmaktır. Malum burada verdiğim çaba; onların kim olduklarının değil kardeşim olmalarının altının net çizilmesi içindir. Dolayısıyla zorum, kardeşlerimden çok ‘kardeşlik’ kavramıyla ilgili. Aslında bunlardan da öte, her ilişkim bu ilişkilerimde olduğu gibi benim için araştırma alanı kendimi anlama konusunda.

Yaşı bana yakın olan kardeşimle rekabete dayalı bu ilişkinin gelişmesinde rahmetli babamın rolü büyük. Çünkü bu kardeşimden fiziksel şiddet görmesem de hatta büyüyüp koca adam olduğunda bana şiddet uygulayanların karşısına dikilip beni koruyup gözetse de; çocukken rahmetli babamın “Bu çocuğun seni dövdüğünü görsem, ölsem de gam yemem,” demesi hala kulaklarımdadır. O zamanlar kardeşimi her köşeye sıkıştırdığımda ya da babam bizi güreştirdiğinde dayak atan ben olduğum için böyle söylerdi. Bir sürü dinamik var tabii buralarda her ikimizin de cinsiyetine yönelik yüklemelerle ilgili. Konuyu fazla dağıtmamak adına es geçelim buraları.

Bugün ise; o kardeşimle özellikle annemin bakımı üzerinden yaşadığımız bazı çatışmalarımızda baktım ki içimdeki o korku sımsıcak orada duruyor. Çünkü erken yaşta babamın ölmesinin etkisiyle de bizim babamız O olmuş. Tabii benim erken yaşta dul kalmamdan tutun da geleneksel bir sürü dinamikler yine burada da devreye giriyor. Bunları da es geçelim.

Gelelim çözüm kısmına. Bu korku bana ait, öncelikle bunu kabullendim. Zaman zaman annemin davranışları başta olmak üzere bunları tetikleyici unsurlar olabilir. Nedenleri üzerinde oyalandıkça baktım işin içinden çıkamıyorum. Öncelikle bu korkuyu tespit ettikten sonra kardeşim de dâhil itiraf ettim kendime ve yakınlarıma. Sahiplendim yani. Yol ve yöntemler araştırdım kendimi rahatlatacak. Profesyonellerden yardım aldım, içine baktım. Yolculuk devam ediyor.

 Bu esnada kendimi cezalandırma yöntemlerimden biri olan yeme ile ilgili bağlantılarımı gözden geçirdim. ’Akrep’ sembolü çıktı karşıma. Yalnızca bugün için kalbimin üzerinde hem kardeşimin burcunun sembolü olan hem de beslenme ile ilgili korkularımı sakinleştirmem için taşıdığım ‘akrep’ sembolü iyi geliyor bana. İnancım şudur ki; hem kendim olabilir hem de kardeşimle yol yürüyebilirim. Öyle bir yolculuk da var, inanıyorum.

Biraz önce bahsettiğim masalın çizgi filmini izlerken ağladım. Defalarca okudum, izledim ama ilk defa bu kadar duygulandım. Her geçen gün daha fazlası aydınlanıyor çünkü. Benim de kardeşimle ilişkim doğal olarak her geçen boyut atlıyor. Çok detaylandıramıyorum, onun özeline gireceğim diye çekiniyorum. Böyle girift ilişkilerde sınırları belirlemek benim için zorlayıcı. Kısaca şunu söyleyebilirim erkek ya da kadın hepimiz payımıza düşeni alıyoruz sonuçta. Fakat ben bu masaldan da yola çıkarak benim öykümde yanı başımda olup beni kendince koruyup gözettiği için minnetimi dile getirmek istedim kardeşime. Ona sevgimi, şefkatimi, kaybetme korkumu da yanıma alıp yola devam diyorum.

Yukarıda adı geçen kitaptan bir başka alıntıyla yola devam edelim hadi.

“İçinde meşe ağacının formu ve bilgisini barındıran palamut gibi, DNA sarmalımızda ve hücre hafızamızda bazı kodlarla, bilgi ve niyetlerle doğduğumuza ve ruhun ete kemiğe büründüğü bu insan formunun henüz daha bir tohumken bile bir istikameti ve armağanı olduğuna inanıyorum. İnsan ruh ipliğini tutarak kader çizgisinde yaşam dansına devam ettiği sürece, zaman ve mekândan özgür olan ruh, bu gerçeklikte yolunu bulmaya çalışan ego bilincine, bu yaşamdaki istikameti ve armağanı doğrultusunda yaşamak üzere rehberlik ediyor. Buna entelekya deniyor: Bir sistemin ya da organizmanın potansiyelini gerçekleştirmesini ve gelişimini mümkün kılan yaşamsal prensip. Doğal olarak bir varlığın entelekyası, kendi tekâmülü kadar başkalarına ve kolektife nasıl dokunduğuyla da alakalı. Büyük, karmaşık ve gizemli bir yap-bozun parçalarıyız ve hayat dediğimiz bu hatırlama yolculuğunda sağa sola bırakılmış ekmek kırıntılarını- işaretler, ruh imgeleri, semboller, karşılaşmalar, zorluklar- fark ederek, takip ederek sürekli iz sürüyor gibiyiz.”

Siz anladınız değil mi? Nerden çıktı bu Hansel ve Gretel dememeniz için altını çizeyim istedim.  Alıntıda geçen ‘ekmek kırıntıları’ tanımlaması ile yazar nereye gönderme yaptı bilemem ama bakın bende hedefi tam on ikiden vurdu. ’Kendimi tutarlılık prangasından kurtarabilirim’ diyorum yine yukarıdaki dizelerde belirtildiği gibi. Yol devam ettiğine göre iz sürmeye de devam. Kolaylıkla, sevgiyle, neşeyle olması niyetiyle...