Elleri istemsizce karnına doğru uzandı. Hiç beklemediği bir anda gelen davetsiz misafiri, zaten karmaşık ve belirsizliklerle dolu hayatını daha da karıştıracak gibiydi. Neden sanki hayatı göründüğü kadar basit yaşayamıyor da, sürekli zorlukların içine doğru itiliyordu? Hayatı boyunca hiçbir şey kucağına hazır olarak düşmemişti oysaki. Sahip olduğu her şeyi dişiyle tırnağı ile didinerek kazanmıştı.

Daha üç yaşındayken babasını kaybetmişti. Zavallı anneciği gencecik yaşında iki küçük çocuğu ile bu zalim dünyada yapayalnız kalmış, zaten çalışmadığı için de büyük zorluklarla hayata tutunma mücadelesi vermişti. İlkokul öğretmeni olan babası kalp krizi yüzünden vefat ettiğinde kendisi üç, abisi Yalçın ise altı yaşındaydı. Yakın akrabalarından ilk başlarda az da olsa maddi destek görseler de, daha sonra sadece devletin verdiği dul ve yetim maaşıyla geçinmek durumunda kalmışlardı. Aldıkları maaş oturdukları evin kirasını ancak karşılıyordu. Bu yüzden annesi becerikli olduğu dikiş yeteneğini terzilik mesleğine dönüştürmüştü. Bebekliğinden beri dışardan elbise aldıklarını hatırlamazdı. Çünkü annesi etek, elbise türü her şeyi kendisi dikerdi. Hatta abisine pantolon diktiği bile olurdu.

Konu komşuları da halden anlayan iyi insanlardı. Kimisi abisi Yalçın’a okul harçlığı verir, kimisi de kendisine bluz çorap gibi hediyeler alırdı. Hiç unutamıyordu, yeni kıyafetlerini alışveriş poşetinden çıkardıktan sonra attığı sevinç çığlıklarını. Bazen bu paketlerin içinden elbise de çıkardı. Annesinin diktikleri dışında ilk defa hazır alınan bu elbiseler gözlerini kamaştırır, saatlerce aynanın karşısında kendisine bakmaktan alıkoyamazdı bakışlarını. Kim ne pişirirse mutlaka bir kap yemek de onlara gelirdi. Zavallı anneciği bu yapılan iyiliklerin altında ezilmek istemez siparişlerinden fırsat buldukça konu komşu çocuklarına da güzel kıyafetler dikip hediye ederdi.

Yıllar bu şekilde hızla akıp geçmiş, annesinin gözleri artık yorgunluk ve yaşlılıktan bozulmuştu. Bu yüzden de dikişi bırakmak durumunda kalmıştı. O zamanlar abisi hukuk fakültesini yeni bitirmiş, girdiği hâkimlik sınavını da kazanarak ilk görev yeri olan Ağrı’ya atanmıştı. Annesi ise, memleketleri olan Sivas’ta tek başına kalmıştı. Çünkü kendisi de Ankara da sosyoloji okuyordu. Abisi, hem annesine hem de kendisine maddi destek vermeye çalışıyordu. Onun da kendine göre ihtiyaçları ve harcamaları oluyordu. Bu yüzden biraz da kendi ayağı üzerinde durmaya karar vererek, hem çalışıp hem okumuştu. Yorucu ve zor günler geçirmişti yıllarca. Üniversiteyi bitirince hemen işe girememiş, bir iki yıl evde oturmak zorunda kalmıştı. Bu süre zarfında yine birkaç işte çalışıp evin geçimine destek olmuştu.

İşte Semih ile de, bu çalıştığı işlerin birinde karşılaşmışlardı. Genç adam, büyük bir inşaat firmasında mimardı. Onun, hamile olduğu için doğum iznine ayrılan sekreterinin yerine geçici olarak bulmuştu o zaman bu işi. Sekreterlik işinden pek anladığı söylenemezdi ama gazete ilanında bu işi görünce hiç düşünmeden gelip müracaat etmişti. Nasıl ve ne şekilde olduğunu bilmiyordu ama, işe hemen alındığını duyar duymaz dünyalar onun olmuştu. Hatta daha sonra Semih, “o gün öyle mahsun bir halin vardı ki, çok etkilenmiştim o halinden” diyerek bir nevi işe alınma sebebini de yani ona acıdığı için işe aldığını söylemişti. Tabi ki açık açık sana acıdım dememişti ama öyle mahsun görünüyordun ki sözü, biraz da o düşünceyi çağrıştırmıştı. O zamanlar ciddiye alıp hiç umursamamıştı genç adamın sözlerini. Ta ki aralarındaki ilişki ciddiye binip, kendisini ailesi ile tanıştırıncaya kadar.

Semih, birlikte çalıştıkları dönemde tecrübe eksikliğini bile hoşgörüyle karşılamış, hatalarını kamufle etmiş, işe alışması konusunda elinden geldiğince yardımcı olmuştu. Birlikte çalıştıkları süre boyunca onun bakışlarındaki değişikliği fark etmesi uzun sürmemişti. Ne zaman yaptığı işten başını kaldırsa, Semih’in dikkatle kendisini süzen gözleriyle karşılaşıyordu. Genç adam kaçamak bakışlarının yakalanmasına aldırmadan hafifçe tebessüm ediyor, sonra yine işine geri dönüyordu. Bu bir süre daha bu şekilde devam edip gitmişti. Eski sekreterinin izninin bitmesine kısa bir zaman kala Semih bir akşam, yemeği kendisiyle yemesini teklif etmişti. Patronu olduğu için ve aslında kendisi de ona karşı duygusal bağlamda boş olmadığı için bu teklifi hemen kabul etmişti.

Güzel ve lüks bir restoranda yenen akşam yemeği sırasında genç adam ona tanıştığı günden beri hayran olduğunu söyleyerek duygularından bahsetmişti.

“Hülya, odama adımını attığın günden beri beni etkin altına aldın” demişti. Bu sözler gururunu okşamış, genç adama karşı bütün savunmasını yıkmıştı. O gün gerçek anlamda ilişkileri de başlamıştı böylece. İki hafta boyunca hemen her gün akşamları birlikte yemek yemişler, hafta sonlarını gezerek ve eğlenerek geçirmişlerdi. Şöyle bir geriye baktığında, güzel ve mutlu günlerdi o günler diye iç geçiriyordu zaman zaman. Böyle zamanlarda aşırı duygusallaşıyor ve gözleri yaşarıyordu. Severek ayrılmanın acısı burkuyordu, iliklerine kadar kemiklerini.

Semih’in eski sekreteri yeniden işe dönünce oradan ayrılmak durumda kalmıştı ama bu ilişkilerini etkilememişti. Yine aynı şekilde sık sık görüşmeye devam ediyorlardı. İşsiz kalınca mecburen yeni iş arayışına girmiş, bu arada da öğretmenlik için yeterlik sınavına hazırlanmaya başlamıştı. İşte o dönemde gelmişti özlemle beklediği evlilik teklifi. Semih artık böyle kaçamak buluşmalarının kendisine yetmediğini söyleyerek evlenme teklif etmişti. Uzun zamandır beklediği böyle bir teklife nasıl hayır derdi ki?

Genç adam ilk iş olarak onu hemen ailesi ile tanıştırmak istemişti. Semih ile birlikteliğindeki ilk hayal kırıklığını da zaten onlarla tanışınca tatmıştı. Çalışmıyor oluşu, ailesinin gelir düzeyinin düşüklüğü hemen hepsi, yüzüne çarpılırcasına kayınvalidesi tarafından acımazca fırlatılıp atılmıştı. “Oğlum acıyıp seni işe almasaymış hepten işsiz kalacakmışsın. Bak işin sona erince ortada kaldın. Kendini sağlama almak için ne yaptın da kandırdın oğlumu?”  diye açıp ağzını yummuştu gözünü. Bu sözler öyle çok yüreğine dokunmuştu ki, kalbi paramparça bir halde ağlayarak hemen terk etmişti orayı. Semih arkasından koşarak çıkmış, ona sarılarak teselli etmeye çalışmış ve sokak ortasında evlenmeye razı etmişti. Ailesini evliliklerine karıştırmayacağını, mutluluğu ikisinin birlikte yakalayacağını söylemişti. Semih’i öyle çok seviyordu ki, direnememişti daha fazla onu reddetmeye. Kısa bir sürede ikisinin de yakın arkadaşlarının katıldığı, küçük sade bir nikahla dünya evine girmişlerdi. O dönemde ilk defa şansın yüzüne güldüğünü düşünmüş, kısa bir süre sonra da yeterlik sınavını kazanarak öğretmenliğe başlamıştı.

Fakat güzel günler kendisine haram olmalıydı ki, kısa bir süre sonra kayınvalidesi evliliklerinin üzerine kara bulut gibi çökmüştü. Sık sık telefon etmeler,” hastayım, iyi değilim yanıma gel” diye oğluna kendini acındırmalar, oğlunun ilgisini çekecek türden her türlü oyuna başvurmalar ikisinin arasında gerilim oluşturmuştu. Bu şekilde iki yıl kadar kâh küs, kâh barışık sürdürebilmişlerdi evliliklerini. Fakat bu süre zarfı boyunca çocuk sahibi olamamalarını kayınvalidesi koz olarak kullanmıştı. “Çevrende o kadar kız varken, gidip kendine hem en zavallısını hem de kısırını buldun. Onun yüzünden soyumuz kuruyacak” diye sürekli oğlunu doldurmuş bu da karı koca arasında şiddetli geçimsizliğe varan kavgalara neden olmuştu. Artık kayınvalidesinin bu tür hakaretlerine dayanamayıp bir tartışma esnasında evini terk etmişti.

Semih evli kaldıkları süre boyunca kendisine kötü ve ters bir davranışta bulunmamış olsa bile, annesinin doldurmalarına da hiç ses çıkarmaması yüzünden, ikisinin arasında da zamanla soğuk rüzgârlar esmeye başlamıştı. Artık dayanamamıştı o evde istenmeyen gelin olarak oturmaya. Sinirli bir anında yanına bir valiz eşya alarak doğruca annesinin yanına gitmişti. Semih terk edişini sanki kabullenmişçesine sessiz kalmış, annesine gittiğini öğrendiğinden beri bir kere bile arayıp, ne yaptığını sormamıştı. Sanki terk edilmiş olmasına dünden razı gibi bir davranış sergilemişti. İşte onun bu davranışı duygularını daha da çok parçalamış, duygusal açıdan daha fazla yaralanmasına neden olmuştu.

Kader nasıl bir oyun oynuyorsa üzerlerinde, hiç de onları mutlu etmeye çalışıyor gibi değildi. Çünkü Semih’i terk ettikten bir hafta sonra hamile olduğunu öğrenmişti. İki yıl çabalayıp her hangi bir sonuca ulaşamamışken ve kayınvalidesinden işitmediği hakaret kalmamışken, artık çocuk isteyip istemediğinden bile emin değildi. Dahası artık bu çocuğu kendisi istemiyordu. Birkaç gün boyunca gece gündüz bu konuyu düşünmüş, bu süre boyunca geceleri bir damla bile uyku uyuyamamıştı. Annesine bile hamileliğinden bahsetmemişti. Çünkü şuanda verdiği kararı asla onaylamayacağını biliyordu.

Bir arkadaşının tavsiyesi ile hamileliğini sonlandırmak için iyi bir kadın-doğum doktorundan randevu almış, bekleme odasında sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Ne kadar düşünmemeye çalışsa da eli sürekli karnına gidiyor, sanki bir bebeği okşar gibi yavaş yavaş okşuyordu. Şu anda içinde filizlenen canlı, acaba izin vermiş olsaydı kız mı, yoksa erkek olarak mı doğacaktı? Minik elleriyle parmaklarını tutup, kim bilir annesine nasıl da gülücükler atacaktı. Semih bilseydi acaba nasıl bir tepki gösterirdi? Semih’in görüntüsü geldi o anda gözlerinin önüne ve hafifçe gülümsedi dudakları. İki yıl özlemle bebek bekleyen birisi, elbette ki büyük bir mutlulukla karşılayacaktı bu haberi. Kim bilir nasıl sevinecek, mutluluktan ne yapacağını bilemeyecekti.

Bunları düşünürken hafifçe nemlendi gözleri. Gözlerine yaşlar hücum etse de dudakları hala gülümsüyor, elleri ise karnını okşamaya devam ediyordu. Gerçekten bu bebeği aldıracak, daha başlamadan hayatını sona mı erdirecekti? Bunu ona yapmaya, yaşamını elinden almaya hakkı var mıydı? Elbette ki yoktu ama şu andaki ruhsal durumu bunu mantık çerçevesinde düşünecek durumda değildi ki.

Bu sırada doktorun odasından hemşire çıktı ve “ Hülya Kara” diye bekleme odasında bekleyen hastalara doğru seslendi. Demek sonunda sıra kendisine gelmişti. Oturduğu koltuktan yavaşça ayağa kalktı. Elleri hala karnının üzerindeydi. Doktorun odasına doğru ilerlerken sanki biri kolundan tutuyor ve geriye doğru çekiyor gibi her bir adımını zorlukla atıyordu. Muayenehanenin kapısına yaklaştığında sanki midesi kavrulurcasına yanmaya başlamıştı. Hatta birisi mengeneyle sıkıyor gibi hissediyordu. Birden başı döndü ve hafifçe sendeleyerek odanın kapısına tutunmak zorunda kaldı. Onun fenalaştığını gören hemşire hemen yanına yaklaşıp kolundan tuttu. “Gelin biraz oturun” diye doktorun odasına doğru hafifçe çekiştirmeye başladı. “Hayır!” diye bağırdı içinden bir ses. “Sakın girme o odaya!” o ses kendi çığlığıydı aslında. Bilinçaltının bir isyanıydı o içinden çılgınca attığı çığlık. Ne yapıyordu burada? Yavrusunun hayatına son verecek kadar çaresiz miydi? Aslında sevgi dolu bir yuvada büyüyecek olan bir bebeği, içinde bulunduğu sıkıntılar yüzünden yok mu sayacaktı?

 “Hayır! Hayır! Ben yapamayacağım” dedi kısık bir sesle. İçi çektiği sıkıntıdan öyle düğüm düğüm olmuştu ki, kendi sesini bile kendisi zor duydu.

“Üzülmeyin her bayan ilk başta yaşıyor sizin sıkıntınızı, zamanla alışırsınız” dedi hemşire moral vermeye çalışırcasına. Neye alışacaktı ki, çocuğunun yaşamını elinden aldığı gerçeğine mi? Hem de hiç sebepsiz yere, sırf kayınvalidesine ve kocasına kızdığı için. Şu anda burada olmak bile vicdanına büyük bir darbe vurmuştu. Kolunu hemşirenin elinden çekerek kurtardı.

“Ben vazgeçtim. Yavrumu kucağıma almak istiyorum” dedi yine zorlukla. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki her an bayılmaktan korkuyordu.

“Peki” dedi sadece hemşire ve başka bir şey demedi. Sonra dış kapıya kadar yine kolundan tutup geçirdi onu.

Dışarı adımını attığı anda sanki üzerinden tonlarca yük kalkmış gibi rahatladığını hissetti. İçine kara bulutlar gibi kümelenen o sıkıntı geldiği gibi aniden yok olmuştu. Böyle bir şeyi düşünmüş olmasına bile kızıyordu şimdi. Üstelik bebeğinin babasına bile haber vermeden. Baba olacağı gerçeğini bile söyleyemeden. Hemen yakınlardaki bir cafeye gidip bir masaya oturdu. Garsona kahve siparişi verdikten sonra cep telefonunu çıkarıp Semih’i aradı. Genç adam aramış olmasına şaşırmış olsa da, buluşma isteğini geri çevirmeyerek şuanda oturduğu cafenin adresini sordu ve az sonra yanında olacağını söyleyerek telefonu kapattı.

Çok kısa bir süre sonra Semih yanına gelmişti bile. Sevgisini hala yüreğinde hissettiği, buna rağmen iki yıl özlemle beklediği yavrusunu ona koklatmadan, hatta haberi bile olmadan elinden alacağı kocası. Yine de endişelenmiş, çağırır çağırmaz koşup gelmişti.

“Hülya ne oldu? Hasta mısın yoksa? Solgun görünüyorsun.” Dedi oturur oturmaz. Önce sevgiyle baktı kocasının yüzüne, sonra da hasretle beklediği müjdeyi verdi. Semih inanamadı önce duyduklarına, yüzündeki şaşkınlık önce inanmazlığa, sonra da büyük bir gülümsemeye dönüştü. “Demek baba oluyorum!” diye durmadan sevinç içinde söylenip durmaya başladı. Yerinden kalktığı gibi Hülya’yı çevresine bile aldırış etmeden kucakladı o sevinç sarhoşluğu içinde.

Hülya içinde hissettiği sıkıntının neden olduğu ve büyük acılara sebep olacak kararından nasıl döndüğünü de anlattı genç adama. Semih’in sevinçle parlayan yüzü önce ciddi bir ifadeye sonra da kaygıya dönüştü. “Ömrümden ömür giderdi Hülya. İyi ki vazgeçtin. İyi ki beni aradın. Kalk yeniden gidiyoruz doktora ama bu sefer bebeğimizle tanışmaya” dedi genç adam.

Ayrıca Semih’in; artık bu hamilelik olayının kendileri için önemli bir gelişme olduğunu ve yeniden bir araya gelmelerini, hatta bu durumun annesi üzerinde de olumlu etki yapacağını söyleyerek ikna etmesi üzerine, yeniden kendi evine, yani kocasının yanına döndü.               

Kayınvalidesi ise, hamile olduğunu öğrenince eskisi kadar laf sokuşturmasa da yine arada şirretliğini göstermeden duramıyordu. “Çok yoruyorsun sen kendini… Az yemek yiyorsun, bak bebek yeterli beslenmeyecek… Çok hareketlisin bebeğe zarar vereceksin “ diye biraz evham biraz da huyu yüzünden üzerine gelmeye devam ediyordu.  

Bütün bunları duymazdan gelerek iyi kötü hayatına devam etmeye çalışıyordu. Hamileliğinin on ikinci haftasında, gittikleri doktor randevusunda büyük bir şok yaşamışlardı. Hem Semih hem de kendisi duyduklarına bir türlü inanamamışlardı. Doktor onlara çocuklarının fiziksel gelişiminde olan farklılığı söylüyor ve büyük ihtimalle Down Sendromuyla dünyaya geleceğini, bundan tam olarak emin olabilmek için bazı testler yapılması gerektiğini söylüyordu.

Hem Semih hem de kendisi nefeslerini tutmuş, büyük bir şok ve şaşkınlık içinde doktoru dinliyorlardı. Down sendromu lafını duyduğu andan itibaren konuşmalara odaklanamıyordu. Arada doktorun kromozom analizi yapmamız lazım, ikili testler, üçlü testler gibi şeyler söylediği kulağına geliyordu. Hatta bir ara bu durumda isterlerse hamileliği sonlandırabileceklerini de söylediği kulağına çalındı. İki yıldır özlemle bekledikleri bebekleri engelli olarak mı dünyaya gelecekti? Nasıl bir şeydi bu Down Sendromu? Bu konuda hiçbir şey bilmiyordu ki. Çocuğun zekasında bir gerilik olacak mıydı ya da görünüşünde? Ne gibi zorluklarla karşılaşacaklardı? Kendi ihtiyaçlarını giderebilecek ya da herhangi bir eğitim alabilecek miydi? Diğer çocuklar gibi gülebilecek, eğlenebilecek, koşup oynayabilecek miydi? En önemlisi ise yaşama şansı var mıydı? Yoksa bu rahatsızlık erken ölüme mi neden oluyordu?  Hiçbir bilgisi yoktu bu konuda.

Hayır! Kesinlikle hazır değildi böyle bir çocuk dünyaya getirmeye ve onun sorumluluğunu almaya.  Yine yüreği sıkışmaya, nefes almakta zorluk çekmeye başladı. Zihninden geçen her bir soru, endişesini ve karamsarlığını daha çok artırıyordu.  Bir anne olarak kendisi böyle düşünürse, bu çocuğa nasıl faydalı olabilirdi ki?

Göz ucuyla Semih’in yüzüne baktı. Onun da beti benzi atmış görünüyor, fakat buna rağmen ilgili ve dikkatli bir şekilde doktoru dinliyordu. Bu arada doktor kesin teşhis için hiç zaman kaybetmeden gerekli testleri yaptırmalarını isteyip hemen randevu ayarlamaları yapmaya başlamıştı. O anda Semih kendi elini uzatıp, dizlerinin üzerinde birbirine sımsıkı kenetlediği ellerini avucu içine alıp hafifçe sıktı. Farkındaydı onun güç ve moral vermek için bu şekilde davrandığının. Aslında o da en az kendisi kadar sarsılmıştı. Fakat buna rağmen güçlü ve soğukkanlı görünmeye çalışıyordu.

Testler için randevu ayarlandıktan sonra, neşeyle geldikleri rutin kontrollerinden canları sıkılmış ve büyük bir moral çöküntüsü içinde ayrılıyorlardı. Muayenehaneden çıkar çıkmaz zorlukla bastırmaya çalıştığı gözyaşları göz pınarlarından yavaşça aşağı akmaya başladı. Semih, kolundan tuttuğu gibi onu kendine çevirdi.

“Lütfen Hülya, bırakma kendini. Hem daha kesin sonucu almış değiliz. Belki de test sonuçları normal çıkacak. Bunu bilmiyoruz henüz” dedi moral vermeye çalışarak.

“Hissediyorum Semih, hissediyorum. Normal değil bebeğim. Keşke ilk aldırmayı düşündüğüm zaman aldırmış olsaydım. Şimdi bu üzüntüyü yaşamayacaktım.”

“Sakın bu şekilde düşüneyim deme. Ne olursa olsun o bizim bebeğimiz ve o Allah’ın bir lütfu bize. “ Semih konuştukça kendisini daha kötü hissediyordu. Bütün olumsuzluklara rağmen nasıl da olumlu bakabiliyordu böyle. Oysaki kendisi olumlu bir taraf göremiyordu durumlarında. Belki de görmeye çalışmıyordu. Her ne şekilde olursa olsun bu çocuğu istemiyordu. Çocuğunun engelli olduğunu bile bile hamileliğinin sonuna kadar nasıl dayanırdı? Her geçen gün kendisine işkence gibi gelmez miydi? Üstelik bu ruh haliyle dünyaya getirse bile, o bebeğin her yüzüne baktığında suçluluk hissetmez miydi? Bir de, diğer açıdan bakmaya çalışıyordu; yani çocuğun açısından. Toplum içinde onun düşeceği durum, arkadaşları ve çevresi tarafından dışlanması, kendisinin onlardan farklı olduğu düşüncesine yol açmaz mıydı? Bu durumda ne söyleyebilirdi o çocuğa. ‘Aslında seni doğurmaya bilirdim ve sen bu çektiğin sıkıntı ve zorlukları çekmek zorunda kalmazdın.’ Zihninden birbiri ardına bunun gibi birçok düşünce geçiyor,  olumlu düşünmeye çalıştıkları bile kendisini rahatlatmaya yetmiyordu. Neden sanki kader, azcık mutluluğu bile kendisine çok görüyordu? Bu hayatta hiçbir şey istediği gibi olamayacak, yüzü hiç gülmeyecek miydi? Neden her türlü dert ve sorun kendisini buluyordu? Hayatı boyunca az acı çekmemişti. Neden hala bitmiyor, tükenmiyordu bu acılar? Bir insan daha ne kadar dayanabilirdi bu kadar olumsuzluğa?

“Ben bu çocuğu istemiyorum Semih” dedi kocasına. Artık kesin kararını vermişti, doğuramazdı çocuğu. Bu laflar üzerine kocasının yüzü aniden allak bullak oldu.

“Bu konuyu zamanı geldiğinde tartışacağız Hülya” diye sinirle kestirip attı sözü genç adam.

Test sonuçları ellerine geçinceye kadar konuyu bir daha açmadılar. Çünkü her açmaya çalıştığında, Semih tepkili bir şekilde “ Hele bir sonuçları alalım” diye sert çıkışlarla konuyu kapatıyordu.

Nihayet o gün geldiğinde, korkularıyla da yüzleşmek durumunda kaldılar. Yapılan testler, çocuklarının Down Sendromu teşhisiyle doğacağını kesinleştiriyordu. Bu durumda önlerinde iki şık vardı. Ya hamileliği sonlandıracak ya da çocuğun dünyaya gelmesine izin vereceklerdi. Semih’in endişeyle kendisini izlediğini biliyordu. Kendi düşüncesi, çocuğu aldırmaktan yanaydı. Semih ise doğmasını istiyordu. Doktor onların ruhsal karmaşasını anlayarak, isterlerse Down Sendromlu birkaç çocukla tanışmalarını ve bu konuda uzman bir psikologdan yardım istemeleri tavsiye etti. İkisi de bu öneriyi mantıklı bularak kabul ettiler.

Semih, İstanbul da bulunan bir rehabilitasyon merkezi le konuşup görüşme için randevu alınca, Sivas’tan İstanbul’a gittiler. Topluma uyum sürecini rahat bir şekilde yaşamaları için gündüzlü bakım merkezi olan bu yere geldiğinde kulağına hemen, neşe içinde bağırarak oyun oynayan çocukların sesi geldi. Ahşaptan yapılma ve etrafı yine ahşap çitlerle çevrili güzel bir oyun parkının bulunduğu bahçeden önlerindeki binaya doğru ilerlerken oyun oynayan çocuklara istemsizce gözü takıldı. Salıncakta sallanan, tahteravalli ile bir aşağı bir yukarı inip çıkan, kaydıraktan neşe içinde kayan bu çocukların normal çocuklardan bir farkı görünmüyordu. Tek görebildiği yüzleri yuvarlak ve basıktı. Gözleri ise yukarı doğru çekik ve badem biçimli, burun ve ağızları ise sanki biraz daha küçük gibiydi. Belki daha farklı fiziksel özellikleri de vardı muhakkak, ama karşıdan gördüğü farklılıklar bunlardı. Onlara öylece bakarken, içlerinden bir kız çocuğu dikkatini çekti. Kaydırağın tepesinde durmuş, kendisine bakıyordu. Bakışları karşılaşınca gülümseyerek ellerini birbirine çırptı. Sonra hızla kaydıraktan aşağı kaydı. Onun o sevimli hali öyle hoşuna gitmişti ki, o da aynı şekilde ellerini alkışlar gibi çırptı. Çocuk sevinçle gülümsedi ve tekrar kaydırağın tepesine çıktı. Yine aynı hareketi yaparak yeniden kaydı. Hülya yine gülümseyerek alkışladı çocuğu. Semih hafifçe kolundan tutup çekmeseydi hala izlemeye devam edecekti. Öyle sevimli, öyle tatlı gülümsemişti ki kendisine, dalıp gitmişti onu seyrederken. Bakışlarını zorlukla onlardan ayırıp,  Semih ile birlikte binadan içeri girdiler.

Birlikte randevu aldıkları uzmanın yanına gittiler. Genç bir bayandı ve onları yüzünde geniş bir gülümsemeyle karşıladı.  Sohbet havasında konuşarak içlerindeki endişe ve sıkıntıları anında öğrendi. Sonra gülümseyen bakışlarını ikisinin yüzünde gezdirdi.

“Sizin neler hissettiğinizi anladığımdan emin olabilirsiniz. Çünkü benim de Down sendromlu bir oğlum var ve on yaşında. Öncelikle şunu söyleyebilirim ki, sizin şu anda yaşadığınız duygusal travmayı bende yaşadım. İnanın kabullenmekte zorlandım. Ve o zaman ben de, henüz bu konuda uzmanlaşmış değildim. Down Sendromlu bir çocuk nasıl büyütülür hiçbir bilgim yoktu. Bir gün bir çocuk parkında, bir anne ile oğluna denk geldim. Karşıdan onların birbiri ile etkileşimini, oyunlarını, sohbetlerini bir süre sessizce izledim. Çocuğun her hareketi içimde tarif edemediğim farklı duyguların filizlenmesine neden oluyordu. Attığı kahkaha, tombul vücudu ile zorlukla koşmaya çalışması, kovaya doldurduğu kumu annesine gülümseyerek götürürken dilinin hafice dışarı sarkması ve annenin sevgiyle onun başını okşaması yüreğimi ısıtmış, içimde hissettiğim endişeleri bir çırpıda alıp götürmüştü. Sonra annenin yanına gidip bir süre onunla konuştum. Böyle bir çocuğu büyütmenin sıkıntılarının ne olduğunu sordum. “Normal bir çocuğu büyütmenin sıkıntıları neyse, bu da öyle” dedi. Yani, çocuğunun her türlü sıkıntısını çok doğal görüyor ve öyle algılıyordu. Ve o gün karar verdim çocuğumu dünyaya getirmeye ve sevgiyle kucaklamaya. Çünkü, onların ihtiyaç duydukları ve bizden istedikleri tek şey; sevgi. Sonra da, bu konuda ihtisas yapmaya karar verdim. Daha sonrasında ise, bizimle aynı sorunları yaşayan ve en büyük sıkıntıları bilgi eksikliği olan ailelere yardım etme amaçlı bu merkezi açtım,” dedi.

Karşısında oturan bu güleç yüzlü kadın, aynen kendi içinde hissettiği duygulara tercüman olmuştu. Onu dinlerken içinin huzurla dolduğunu hissetti. Sonuçta o da, kendisi gibi aynı sorunu yaşamış ve bunun da üstesinden gelmeyi bilmişti. Ona, zihnini meşgul eden ve kendisini rahatsız eden bütün soruları sorabilir, bu konuda detaylı bilgiler alıp, çocuğunu daha bilinçle dünyaya getirebilirdi. Daha bir saat öncesine kadar aldırmayı düşünerek girdiği bu odada, şimdi doğurursam düşünceleri doldurmaya başlamıştı zihnini. Fakat farkına vardığı en önemli şey ise, bu konuda bilgi edindikçe karnındaki bu yavruyu daha çok benimsiyor oluşuydu. İlk başta güzel hayaller kurup, daha sonra farklı bir şeyle karşılaşmak gerçekten çok zordu. Önemli olan ise, bu zorluğu yenecek gücün ve cesaretin olmasıydı. İşte bu bayan, daha birkaç cümle ile o gücü ve cesareti vermişti hemen.  Zihninde birbiri ardına sıralanan soruları sormak için sabırsız bir şekilde hafifçe sandalyesinde kımıldandı. Onun bu sabırsız hali psikoloğun da dikkati çekti. Hafifçe gülümseyerek,

“Merak ettiğiniz her şeyi sorabilirsiniz” dedi güven verircesine.    Zihnini meşgul eden en önemli soruyu sordu.

“Bu çocukların ömürleri ne kadar oluyor ortalama olarak?” Sanki bir anda çocuğunu sahiplenmiş yaşamı için endişe duymaya başlamıştı.

“ Down sendromlu insanlarda, ortalama yaşam süresi normal insan hayatından on ya da yirmi yıl daha azdır. Buna rağmen yetmiş seksen yaşına kadar yaşayanlar da vardır. Bu yüzden bunu endişe etmeyin.”

“Bizi bu süreçte neler bekliyor? Çocuğumuz diğer çocuklarla aynı fiziksel ve duygusal gelişimlere sahip olabilecek mi? İyi bir eğitim alma imkânı olabilir mi? Kendi ihtiyaçlarını kendisi giderebilir mi? Bizim üzerimize düşen en önemli görev ne olmalıdır?” Hülya arka arkaya bu soruları sorarken uzman da gülümseyerek onu dinliyordu. Sonra yüzü ciddileşerek konuşmasına başladı.

“Açıkçası sizi kolay bir sürecin beklediğini söyleyemem. İçinizde hissettiğiniz acı ve sıkıntı çocuğunuz doğar doğmaz hemen yok olmayacak. Ancak siz bunun üstesinden gelmeye başladıkça, sıkıntı ve acılarınız azalıp kaybolmaya başlayacak. Çocuğunuzu normal bir çocuk gibi düşünün ama asla normal bir çocuk ile kıyaslamaya kalkmayın. Çünkü sizin çocuğunuzun gelişimi her açıdan onlardan daha ağır ve yavaş ilerleyecek.  İlk gülücük, sizinle ilk temas, ilk emekleme, ilk defa konuşmaya çalışma gibi gelişmeler normal çocuklardan daha geriden gelecek. Ama bunları ilk  gördüğünüz anda ise, o hissettiğiniz muhteşem duyguyu emin olun başka hiçbir şeyde bulamazsınız.  Şunu da unutmayın Down sendromlu çocukların ihtiyaçları diğer çocuklardan daha farklı değildir. Çevre ve öğrenme faktörleri sizin çocuğunuz için de oldukça önemli. Bir çocuk ne kadar ilgiyle yetiştirilirse bir şeyi o kadar çabuk öğrenir. Bu durum sizin çocuğunuz için de geçerli olacak. Sizin çocuğunuzda diğer çocuklar gibi onunla ilgilenmenizden ve sizinle olmaktan mutluluk duyacak.

Down sendromlu çocuklar da Çevrelerini keşfetmek, oynamak, öğrenmek, gülmek isterler. Böyle bir çocuğun mümkün olduğu kadar sosyal bir ortamda büyütülmesi, gelişimi için son derece yararlıdır.Down Sendromlu bir çocuğu yetiştirmenin kolay olduğunu söylemeyeceğim.  Fakat bu zorluk içerisinde ona verebileceğinizin en iyisini vermeye çalışmalısınız. Çocuğunuzun da, diğer her çocuk gibi sizin onu sevmenize ihtiyacı olacak. Bu sevgi karşılığında o da sizi sevecek ve daha çok çalışacaktır. Siz sevginizi ve ilginizi verdikçe o diğer bütün bebeklerin yaptığı her şeyi yapacaktır. Bu biraz daha fazla zaman alacak ve belki biraz daha çok çalışmasını gerektirecek ama büyümekte olan bir çocuğun bütün kriterlerine zamanla erişecektir. Normal çocuklarla okula gidecek, okuma yazma öğrenecek, başarılı olacaktır. Ondan mümkün olduğunca çok fazla şey bekleyin. Çünkü sizin bu teşvik edici davranışınız karşısında onun ne kadar ilerlediğini görünce şaşıracaksınız. Burada yapmamız gereken en önemli şey, çocuğunuza karşı duyacağınız koşulsuz, büyük bir özveri ve sevgi olmalıdır. Sevgiyle aşamayacağınız engelin olacağını sanmıyorum. Belki normal bir çocuğun eğitim başarısını bulamayacaksınız ama görmek istediğiniz birçok başarıyı göreceğinizden de eminim.

Psikolog bayanın açıklamaları o kadar ilgi çekici, bilgilendirici ve güzeldi ki, sanki içinde biriken bütün sıkıntıları da ağzından çıkan her bir sözle alıp götürmüş gibiydi. Eli yavaşça yine karnına dokundu hamileliğinden beri iki defa aldırmayı düşündüğü yavrusunu sevgiyle okşamaya başladı. Sonra aklına az önce bahçede kendisine sevgiyle gülümseyen kız çocuğu geldi. Onun görüntüsü hafifçe gülümsemesine neden oldu. Semih de duyduklarından etkilenmiş görünüyordu. Onun yüzünde gördüğü rahatlama ifadesi kendi yüzüne de ulaştı. Kocası da bu ifadeyi fark ederek gülümsemesine ortak oldu. Hiç konuşmadan sessiz bakışlarla verdikleri bu karar ikisinin de hayatlarının bir dönüm noktasıydı. Geri dönüşü olmayan zor bir yola girmek üzereydiler ve şuna emindi ki, içlerinde hissettikleri güven ve sevgiyle bu yolda el ele ilerleyecek ve çocukları için yapmaları gereken her türlü fedakarlığı yapmak isteyen iyi bir anne ve baba olmaya çalışacaklardı.

**************

Hülya, pencereden okul servis aracının apartmanın kapısına yaklaştığını görünce hemen yerinden fırlayarak sokağa çıktı. Ana sınıfına başlayan biricik kızı Sevgi okuldan geliyordu. Araçtan iner inmez hemen kendisine koşan kızını sevgiyle kucakladı. Hala inanamıyordu bu içi sevgi dolu, dünya tatlısı, harikulade varlığı istemediğine. Bu güzel yaşamı onun elinden alıp gidecekti neredeyse. Öyle gözünde büyütmüş ve büyük bir korku yaşamıştı ki, sanki dünyaya bir ucube getiriyormuş gibi hissetmişti. Oysaki Allah, onlara dünyanın en güzel bebeğini bahşetmişti. İşte öyle görüyordu şimdi yavrusunu ve bu sevgiyi kendisine bahşeden Rabbine şükrediyordu.

Yedi yıl önce hamileliği sırasında yaşanan bu sıkıntıları kayınvalidesine bile söylememişlerdi. Çocuğun bu sağlık sorununu bile kendisine yıkar, ‘sen kendine bakmadın; yeterli yemedin, sana şunu yap dedim yapmadın bak bebek senin yüzünden geri zekâlı oldu’ gibi dünyanın lafını edip, çocuğunun rahatsızlığına kendince kılıf uydurur, hamilelik sürecini daha da çekilmez hale getirir diye Semih ile ortak karar alıp söylememişlerdi. Şimdi o kararın ne kadar isabetli olduğunu görüyor, kayınvalidesinin Sevgi’ye olan düşkünlüğünü şaşkınlık içerisinde izliyordu. Bebek doğar doğmaz ondaki sorunu hemen fark eden kayınvalidesi, ilk başlarda hoşnutsuz bir şekilde uzak durmaya çalışıp bir iki de laf sokuşturmuştu. Sevginin gücüyle büyütmeyi düşündükleri ve ismini de buna uygun olarak ‘Sevgi’ koydukları küçük kızın, yaşlı kadına her baktığında gülümsemesi ve o minicik yumuk yumuk elleriyle yanaklarını okşamaya çalışması, kara yürekli kadını bile tamamen değiştirmiş, yüreğine sevgi tohumları serpmişti.

Sevgi ile en çok o ilgileniyor, belki de kendilerinden fazla sabrı o gösteriyordu. Aldıkları her olumlu gelişme yaşlı kadını gençleştirmişçesine mutlu ediyordu. Sevgi üç yaşındayken normal bir çocuk olarak dünyaya gelen oğulları Ufuk’a bile, Sevgi’ye düşkün olduğu kadar düşkün değil gibiydi. Kayınvalidesi için Sevgi’nin yeri çok farklıydı. Sanki özeldi onun için. Bazen bu çocuğu onun için doğurmuş gibi düşünceye kapıldığı da olmuyor değildi. Çünkü kadının huyu suyu Sevgi ile birlikte tamamen değişmiş, sert mizacının yerini gözle görülür bir yumuşama almıştı. Sevgi çemberiyle çevrelenen bu çocuk, sanki dünyalarına güneş gibi doğmuştu….

Yazan: Gonca ÇİFTÇİOĞULLARI