Susurluk’ta tesadüfen kamyonla Mercedes çarpışınca, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyenler, bir süre sonra eskisi gibi olmayanlara şahit olmaya başladı.
Bunun için de AK Parti’nin iktidar olmasını beklemek gerekiyordu. Bunlar AK Parti’nin başarısı mıdır, “artık zamanı geldi” diyeceğimiz sürece mi girdik bilemiyorum…
Bildiğimse, birçok konuda bugüne dek hiçbir şey bilmediğimizdir…
Kokuşmuşluktan haberdardık…
Pis kokular burnumuza geliyor, hatta burnumuzun direği kırılıyordu. Buna rağmen de bu kadarını hiç birimiz beklemiyorduk…
Darbe günlükleriyle başlayan süreçte, “bizim için görev yapması gerekenlerin, bize karşı planlar yaptığını” öğrendik…
Kınalar yakıp, davul zurnayla askere gönderdiğimiz ciğerparemizin eline el bombasının tutuşturulduğunu, birilerinin keyfine kurban edildiğini, Disko’da işkence ederek öldürüldüklerini duyduk, tüylerimiz diken diken oldu…
Kimisinin intihar ettiği söylendi, kimi kazaya kurban gitmiş, çoğu da “şehit” olmuştu, düşmanı olmadan…
Düşmanı olanlar da vardı, ama “boş araziyi bombalayanlar” yüzünden “pusuya erken düşüyorlardı…”
Birileri “kendi güçlerinin devamı için koca bir milletin geleceğini karartacak planlar yapmaktan çekinmiyor”, bazen de bu planları sahneye koyanlar da oluyordu…
Terör örgütünü kuran da, terör örgütüyle savaşan da aynıydı…
Sadece “leşler” ve “şehitler” farklıydı…
Zamanı geldiğinde PKK kuruluyor, işine geldiğinde Hizbullah’a icazet veriliyor, hepsinin yerine de Ergenekon’dan yapılma çatı malzemesi kullanılıyordu…
Ve bazen birinin devamı için diğeri feda(!) edilebiliyordu…
Bütün bunlar, günbegün şaşırdıklarımız, bazen şok olduklarımız, sonra kanıksamaya başladıklarımızdandı…
Millete karşı olan bu oluşumlara üye olmak için “adresini” soran siyasilerle de daha bir şaşırdık; Avukat oluyor, üye olmak için can atıyordu…
Sonra bir centilmenlik oyunu olan futbola bulaştıran “şike”de dönenlerin olduğu iddia edildi…
Şikeden alınan paraların bir kısmı da Ergenekon sanığına gidiyordu…
Mafya, çete, terör örgütü, fahişe, asker, polis, istihbaratçı, kamu görevlisi, yazar, çizer.. bütün hepsinin aynı amaca hizmet ettiklerini görüp, şok oluyorduk…
İçinde sağcısı vardır, solcusu vardı, hatta futbolcusu bile vardı…
Bir şeyler çürümeye başlamıştı…
Çatlak büyüyor, sular akmaya başlıyordu…
Ya batacaktık, ya çıkacaktık…
Sadece bunlar değildi ki, “kazanmak” için her şeyi yapmayı göze alanların olduğu bir ülkede yaşıyorduk…
At eti, it eti derken domuz etinin birilerinin eliyle servis edildiğini duyduk…
Ne yediğimizi bilmiyor, ne içtiğimizden habersiz besleniyorduk…
“İyi” bildiklerimiz ise “sahte reçetelerle” kokuşmuşluğu yayıyordu…
Sağlıkta skandallar bitmiyor, eğitimde kazanma hırsı dinmiyor, gıda sektöründe “çürüyen” her şeyi satmak mubah biliniyordu…
Aslında, çürüme, ekmeğimizle oynadıkları gün başlamıştı…
Şaşkınlığımız sıranın tuza gelmesindendi…
Belki “tuz da çoktan kokmuştu” ya sadece üstü örtülüydü…
Bütün bu kokuşmuşluğa “ahlaki” yozlaşma da eklenince, minicik yavrulara tecavüz eden eşek kadar adamlar gördük…
Bunu özendiren dizilerin reyting alması için nasıl mücadele ettiklerini, “ölçüm cihazı bulunanlara” ne hediyeler(!) verdiklerini de önceki gün öğrendik…
Sanatı bozmuşlardı, medyayı satmış, eğitimi “paradan ibaret” sanmışlardı. Kazanma hırsı, her şeyi “haklı” göstermeye başlamıştı…
Bütün bunları “düzeltmek” için ortaya çıkan siyasilerin kasetleri elden ele dolaşmaya başlamıştı…
Kendilerine bile dürüst olamayanların, topluma karşı dürüst olmalarını boş yere bekledik durduk…
Seçip, emanet bıraktığımız koltuklarda “rüşvet” yiyen, yetimin malını yedi sülalesiyle birlikte çalıp, zıkkımlananlara tanıklık ettik…
Kokuşmuşluğun en kötüsü, hep “kötüleri koruyanların” olmasıydı…
İyilerse bataklıkta yaşam mücadelesine devam eden güllerden ibaretti…
Şehitler de bizdik, leşler de…
Tuzu kokutanlarda bizdik, kokan tuz da…
Pis koku gittikçe yaklaşıyor, biz mi uzaklaşalım, kokuyu mu uzaklaştıralım?
Twitimden seçmeler
Bazıları İstanbul Barosu’ndan "Özgürlükçü" veya "adaletli" bir yaklaşım bekliyor. Karıştırmayasınız, orası baroluktan çıkalı çok oldu.